Türk Milleti son derece sağlam ve köklü bir mirasa sahiptir. Önemli
olan bu mirasın kıymetini gereği gibi kavrayabilmek ve geçmişimize
sahip çıkarak yüzümüzü geleceğe dönebilmektir. Türkiye, bugün komşuları
olan devletlerin çoğunu ve daha pek çok devleti beş yüzyıl boyunca
yönetmiş bir imparatorluğun, Osmanlı İmparatorluğu'nun varisidir...
Bugün büyük devletlerin Osmanlı tarihi konusunda araştırmalar yaptırmaları
ve bu konuya özel bütçeler ayırıyor olmaları bizlere çok önemli
bir gerçeği işaret etmektedir: Osmanlı İmparatorluğu büyük devlet
olmanın sırrını bulmuş ve bu sırrı 600 yıllık ömrünün son anına
kadar muhafaza etmiştir. Batı'nın Osmanlı ile ilgili bir türlü kavrayamadığı
gerçek ise bugünün siyasi literatürüyle, Osmanlı İmparatorluğu'nun
"moralpolitik" (ahlaki) bir stratejik vizyona sahip olması idi.
Sömürgeci güçler ise hep "reelpolitik" (katıgerçekçi) bir vizyonla
hareket ettiler. Bu nedenle, eğer kısa vadede kendilerine menfaat
sağlıyorsa, bir ülkeyi uzun vadede karmaşa ve istikrarsızlığa sürükleyecek
politikalar izlemekten çekinmediler.
Osmanlı ise sahip olduğu topraklarda her nedenle olursa olsun karmaşaya
ve düzensizliğe asla izin vermedi. Daima barış ve huzur ortamını,
adaleti ve hoşgörüyü yaşatmayı kendisine misyon edindi.
Ayrıca Osmanlılar diğer milletler gibi sömürgecilik zihniyetiyle
bu toprakları işgal etmemiş, hiçbir zorlama ve baskıya başvurmadan
dinlerini yaymayı ve Müslüman dünyasını güçlendirmeyi amaçlamışlardır.
Avrupalı güçler ele geçirdikleri topraklarda yaşayan halkları kendilerinden
aşağı, bir nevi ikinci sınıf insanlar olarak değerlendirip gaddar
ve zalimane bir politika izlerken, Osmanlı, mayasında bulunan İslam
ahlakı nedeniyle her milletten insana karşı adaletli, hoşgörülü
ve merhametli bir tutum sergilemiştir.
Müslüman Türkler, fethettikleri ülkelerin halklarının yaşam biçimlerine,
inançlarına ve dünya görüşlerine azami saygı göstermişlerdir. Fethettikleri
yerlerde yaşayan insanların kendilerine Allah'ın bir emaneti olduğunu
düşünen, esir aldıkları kişilere karşı bile insaniyetle yaklaşan
Türk Sultanları'nın görevleri arasında bu halkları himaye etmek
ve onlara kimsenin zulüm yapmamasını sağlamak da vardı. Girdikleri
her yere mutlak bir huzur ve asayiş götüren Müslüman Türkler, çoğunlukla
kendilerinden önceki Hıristiyan yönetimlerin baskıcı ve zulmedici
uygulamalarından sıkıntı duyan halk tarafından coşkun bir sevgi
ve saygıyla karşılanmışlardır. Osmanlı Devleti kuruluş döneminden
itibaren fethettiği topraklardaki Hıristiyan teba ile her zaman
iyi ilişkiler kurmuş, onların sempatisini kazanmıştır.
Osmanlıların Anadolu'da olduğu gibi Rumeli'de ve diğer fethettikleri
topraklarda da Hıristiyan halkın varlıklarına ve idare tarzlarına
karışmamaları, ağır vergiler altında ezilmiş olan halkın yükünü
hafifletmeleri, mevcut kanunlar kapsamında hiçbir yerel yöneticinin
keyfi uygulamalar yapmasına müsaade etmemeleri, yerli halkın kendilerinden
razı olmalarını sağlamıştır. Osmanlı Devleti kendi himayesine girmiş
olan herkesin hak ve hukukunu garanti altına almıştır.
Bugün söz konusu coğrafyada yaşayan milletlerin hepsi Türklerin
adaletine, hoşgörüsüne ve kendilerine sağladıkları barış ortamına
şahitlik etmişlerdir. Bu durum her dinden ve her ırktan insanın
Türklerin yönetiminden razı olmalarıyla neticelenmiştir. Günümüzde
ise, yıllardır bu topraklarda süregelen savaş, karmaşa ve düzensizlik
yüzünden huzura, güvenliğe ve barışa hasret kalmış olan kadınlar,
çocuklar, yaşlılar, yeni bir "Osmanlı"nın özlemi içindedirler.
Mirasımızın Bize Yüklediği Tarihi Sorumluluk
Türkiye hem coğrafi ve stratejik konumu, hem de devralmış olduğu
tarihi mirası itibariyle Balkanlar'ın, Kafkaslar'ın, Ortadoğu ve
Orta Asya'nın geleceğinde liderliği üstlenebilecek yegane ülkedir.
Milyonlarca insanın özlemini duyduğu barış ve huzur ortamını sağlayabilecek
zengin bir tarihsel deneyime sahiptir. Coğrafi konumu itibariyle
hem Asyalı, hem Avrupalı, hem de Ortadoğulu'dur. Devraldığı tarihi
miras itibariyle de tüm bu alanlarda tahminlerin ötesinde bir etkinliğe
ve güce sahiptir. Yüzlerce farklı kültürün ve etnik grubun barındığı
bu topraklarda, sahip olduğu Osmanlı mirası gereği söz sahibidir.
Nitekim Soğuk Savaş'ın ardından tesis edilen yeni dünya sisteminde,
başta Amerika olmak üzere, pek çok ülkenin de talebiyle Türkiye
söz konusu topraklarda aktif rol almak durumunda kalmıştır.
Türkiye'nin sahip olduğu tarihi miras -ve siyasi, askeri, ekonomik
potansiyel- nedeniyle, pek çok Batı ülkesi bu bölge üzerinde geliştirdikleri
stratejilerin Türkiye eksenli ve hatta Türkiye merkezli olması gereğinin
farkındadır. Nitekim ABD eski Başkanı Bill Clinton'ın 1999 yılının
son aylarında Georgetown Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşma bu
görüşü destekler niteliktedir. Bir anda tüm dünya ülkelerinin dikkatini
tekrar Türkiye üzerine çevirmelerine neden olan bu ünlü konuşmada
Clinton'ın özellikle, "20. yüzyılı nasıl Osmanlı'nın yıkılışı belirlediyse,
21. yüzyılı da Türkiye'nin oynayacağı etkin rolün belirleyeceği"
anlamına gelen sözleri son derece önemli bir tespiti içermektedir.
Clinton'ın bu sözlerini "Türkiye, Avrupa,
Asya ve Afrika'yı içine alan milyonlarca km2'lik bir alanda, dünya
siyasetinin merkezi olan bir bölgede söz sahibi bir ülke olduğu
için 21. yüzyılın şekillenmesinde kilit rol oynayacaktır"
şeklinde açabiliriz. (Bill Clinton benzeri mesajları Kasım 1999
tarihinde Türkiye gezisi esnasında TBMM'de yaptığı konuşmasında
da vermiştir).
Bugün söz konusu bölgelere huzurun ve sükunetin yerleşebilmesinin
tek yolu, Türkiye'nin varisi olduğu Türk-İslam ahlakı ile yoğrulmuş
olan "Osmanlı Millet Sistemi"nin hakim olduğu bir anlayışın oluşturulabilmesidir.
Yazımızın başında detaylı olarak anlattığımız gibi, Osmanlı Millet
Sistemi'nde, devletin koruyucu şemsiyesi altına giren her millet
ya da topluluğa, kendi inanç ve örfüne göre yaşama hakkı tanınır
ve temel hakları koruma altına alınırdı. Türkler ister Balkanlar'da,
ister Kafkaslar'da, ister Ortadoğu'da olsun gittikleri hiçbir ülkede
kimseyi dinini ve töresini değiştirmeye zorlamamışlar ve hiç kimseye
dininden dolayı zulmetmemiş, kimseyi hor görmemişlerdir. Her dinden,
her mezhepten vatandaş ibadetini dilediği gibi yerine getirmiş,
kendi örf ve adetlerini uygulamalarında kimse bir diğerine karışmamıştır.
Bunun karşılığında dış güçler tarafından herhangi bir saldırı söz
konusu olduğunda bu topraklarda yaşayanların tümü, severek ve isteyerek
yönetiminden memnun kaldıkları Osmanlı Devleti'nin yanında yer almışlardır.
Böylece dış güvenlik ve ekonomi başta olmak üzere pek çok alanda
doğal bir ittifak oluşmuş, hem Osmanlı Devleti'nin hem de tebası
altında yaşayanların fayda sağladığı sağlam bir yapı oluşturulmuştur.
Önemli olan Osmanlı millet ve devlet anlayışının hakim olduğu,
insanların dost ve kardeşçe yaşayabildiği, barış ve güven dolu bir
ortamın yeniden oluşturulabilmesi, güçlü bir ekonomik ve siyasi
birliğin tesis edilmesidir. Çünkü Osmanlı yönetimi ve tecrübesi,
istenildiğinde çatışmaların merkezi haline gelmiş olan bu bölgeye
huzurun ve barışın getirilmesinin mümkün olduğunu bizlere göstermiştir.
Bugün bir Müslüman Türk birliği oluşturma yönünde atılacak somut
adımlar, bölge devletleri tarafından da kabul görecektir. Üstelik
bu birlik dünyanın en gelişmiş medeniyetini, en zengin topraklarını
ve üstün kültürünü de içinde barındıran, 21. yüzyıla damgasını vuracak
bir birlik olacaktır. Bu birliğin öncülüğünü yapabilecek tek millet
ise hiç şüphesiz Osmanlı'nın mirasçısı olan büyük Türk Milleti'dir.