21. yüzyılda tüm dünyada iktisadi,
siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda dengeler hızla değişmektedir.
Bazı ortak değerler, yerel ve milli sınırları aşarak dünya çapında
yayılmakta ve kabul görmektedir.
Bugün ülkeler, başta iktisadi olmak üzere, birçok alanda birbirleriyle
ittifak yapma eğilimleri içerisindedirler. Sosyalizmin çöküşü ile
birlikte sınırlar yıkılmıştır. Artık iki kutuplu bir dünya yoktur.
Bir taraftan dünyada globalleşme ile ticari sınırlar kalkarken,
diğer taraftan bölgesel ekonomik iş birlikleri sayesinde dünya coğrafyasında
yeni "kutuplaşmalar" oluşmaktadır. Bu kutuplaşmaların altında yatan
sebebin de medeniyetler arası farklar olduğu iddia edilmektedir.
Doğal olarak da medeniyetleri oluşturan en önemli özelliklerin başında
etnik ve dini yapılar gelmektedir. Bir diğer husus ise medeniyetlerin
dünya tarihinin her döneminde var olduğu ve ilerlemenin ancak birbirleri
arasındaki alışverişin artmasıyla gerçekleşebildiği gerçeğidir.
İletişimin artmasıyla dünya giderek daha da küçülmektedir. Bu da
dünyadaki farklı kültürlerin ve inançların birbirleriyle, hiçbir
engel ve sınır olmaksızın tanışacakları, diyalog kuracakları ve
işbirliği yapacakları yeni bir dönemin habercisidir. Bu işbirliği
ve barış ortamını sağlayabilmek için tarihten birtakım dersler çıkarmak
gerekmektedir.
Tarih boyunca Türk-İslam medeniyeti, bu diyalog ve işbirliğinin
öncüsü olmuştur. Tarihteki en yakın örnek olan Osmanlı İmparatorluğu,
tek başına bunu kanıtlamaktadır.
Cihan İmparatorluğu: Osmanlı
Osmanlı toprakları, en geniş olduğu dönemde, 24 milyon km2'yi bulan
yüzölçümüyle neredeyse Amerika kıtası kadar geniş bir alanı kaplamaktadır.
Bu büyük coğrafya, otuzdan fazla milleti ve üç ilahi dinin merkezlerini
üzerinde barındırıyordu. Balkanlar, Kafkasya veya Ortadoğu gibi,
bugün her biri ayrı ayrı siyasi parçalanmışlığı ve uzlaşmazlığı
ifade eden bölgeler, o dönemde tesis edilen barışın birer kalesi
oldular. Daha ötesi, böylesine karışık etnik ve dini yapısına karşın,
Osmanlı İmparatorluğu'nda herhangi bir "Medeniyetler Çatışması"
gerçekleşmemişti. İmparatorluğun sınırları içinde kurulan barış
ortamından, 600 yıllık hakimiyet döneminin 400 yılı boyunca herhangi
bir çözülme olmamıştı. Gerileme dönemi adı verilen 200 yıl boyunca
bile çok fazla toprak kaybetmeyen, yıkılış dönemi olan 20. yüzyılın
başlarına kadar gücünü ve etkisini muhafaza eden Osmanlı, "cihan
devleti" ünvanını hak etmektedir.
Kuşkusuz böylesine büyük bir devletin bu kadar uzun ömürlü olmasını
yalnızca askeri güçle açıklamak mümkün değildir. Osmanlı Devleti'ni
cihan devleti ünvanına layık kılan unsurların başında, temelini
dayandırdığı ve gücünü aldığı manevi değerler gelmektedir. Bunun
sebebi; Osmanlı İmparatorluğu'nun, "millet sistemi" adı verilen
bir düzenle yönetiliyor olması ve farklı inançlara sahip insanlara,
kendi inançlarına ve hatta hukuk sistemlerine uygun şekilde yaşama
imkanı tanımasıydı. Osmanlı Nizamı denilen anlayış, sınırları içinde
bulunan medeniyetleri ortak kültürde birleştirmek ve itici güç olan
Türk-İslam ahlakıyla yönlendirmeyi ifade etmekteydi. Bu doğrultuda
Türkler ister Balkanlar'da, ister Kafkaslar'da, ister Ortadoğu'da
ya da Kuzey Afrika'da, kısacası gittikleri bölgelerde, hiç kimseyi
dinini ve töresini değiştirmeye zorlamamışlar ve hiç kimseye dininden
dolayı zulmetmemiş, kimseyi de hor görmemişlerdir. Her dinden, her
mezhepten vatandaş ibadetini dilediği gibi yerine getirmiş, kendi
örf ve adetlerini uygulama konusunda hiçbir baskı veya zorlamaya
maruz kalmamıştır. Şüphesiz Osmanlı'nın asırlar boyunca adalet anlayışında
hiçbir sapma olmamasının en önemli nedeni, bu adalet anlayışının
Kuran ahlakından kaynaklanmış olmasıdır. Bu nedenle söz konusu coğrafyada
yaşayan milletlerin hepsi Türk adaletine, hoşgörüsüne ve kendilerine
sağlanan barış ortamına şahitlik etmişlerdir. Bu durum her dinden
ve ırktan insanın Türk-İslam ahlakının yönetiminden razı olmalarıyla
sonuçlanmıştır. Bunun neticesinde, dışarıdan gelen saldırılara karşı
bu topraklarda yaşayanlar da, severek ve isteyerek-, yönetiminden
memnun kaldıkları Osmanlı Devleti'nin yanında yer almışlardır.
Altı Asrın Süper Gücü
Bahsi geçen bütün bu özellikleriyle Osmanlı İmparatorluğu, döneminin
itici gücü ve süper kuvvetiydi. Sürekli genişleyen sınırlarında,
birçok kültür ve medeniyetle iç içe yaşıyordu. Hakim olduğu topraklardan
yayılan anlayış kısa zamanda sınırlarının ötesine geçmiş ve bir
"Osmanlı Dünyası" oluşturmuştu. Bu sayede, medeniyetler sürekli
bir alışveriş içinde olabiliyorlardı. Yüzyıllarca, sınırlarını aşan
bir coğrafya üzerinde ekonominin, inancın, kültürün ve hukukun lokomotifi
"Osmanlı" oldu. Büyük Avrupa devletlerinin aralarındaki kritik kararlar,
bahsi geçen "Osmanlı Dünyası" hesap edilerek alınıyordu. Fransa
Kralının himaye edilmesi örneğinde olduğu gibi, yabancıların aralarındaki
anlaşmazlıklarda dahi Osmanlı padişahı hakem kılınıyordu. Osmanlı
Devleti, İslam Dünyasının lideri olduğu kadar birçok Avrupa devletinin
de lideriydi. Birçok kral Osmanlı Padişahının izniyle taç giyiyordu.
Osmanlı Devleti hem döneminin hakim devleti, hem de barış ve huzurun
sağlayıcısıydı. Yayılmacı ve genişleyici bir politika izlemesine
karşın, amaç daha fazla toprak kazanmak değil, fethedilen bölgelere
Türk-İslam ahlakının getirdiği adaleti ve barışı yayabilmekti.
"Medeniyetler Çatışması" tezinin sahibi Samuel Huntington bu gerçeği;
"İslam toplumu yüzyılın ilk bölümüne kadar
lider bir devlete sahipti. Bu da açık bir şekilde Osmanlı İmparatorluğu'ydu"
diyerek açıkça ifade etmekteydi. (Samuel Huntington'un Türkiye'de
verdiği Konferans, Sermaye Piyasası Kurulu Yayınları, Ankara,1997,
s. 238)
Osmanlı'nın İzinden
Siyaset tarihi göstermektedir ki, dünya siyasetinde etkin olmak
isteyen her fikir, herşeyden önce "Osmanlı hinterlandı" olarak anılan
bölgelere hitap edebilmelidir. Çünkü dünya siyasetinin ana hatları
bu coğrafyanın etrafında şekillenmektedir. Ancak bu coğrafyada Osmanlı
Devleti'nin ardından, aradan geçen bunca zamana ve denenen her türlü
rejim ve uygulamaya karşın, huzur ve istikrar hala sağlanamamıştır.
Gerek Balkanlar, gerekse Ortadoğu ve Kafkasya, savaşların ve çatışmaların
ağır yükü altında ezilmektedir. Türkiye'nin tam merkezinde yer aldığı
"Osmanlı Coğrafyası" halen hareketli ve karışık bir yapıya sahiptir.
Osmanlı Devleti'nin siyasi olarak varlığının ortadan kalkmasının
ardından bu bölgede oluşan boşluk henüz doldurulamamış ve gerçek
anlamda bir güven ortamı sağlanamamıştır. Bu durum aynı topraklarda
asırlar boyunca örnek bir "birlikte yaşama modeli" uygulayan Müslüman
Türk Milleti üzerinde dikkatlerin yoğunlaşmasına neden olmaktadır.
Bu modelin günümüzde ve gelecekte nasıl gerçekleştirilebileceği
düşünüldüğünde, akla ilk gelen yine Müslüman Türk Milleti'dir. Nitekim
son yıllarda pek çok devlet adamı ve siyaset bilimci, Osmanlı Devleti'nin
başarıyla yürütmüş olduğu adil yönetim sistemini incelemektedir.
Bu incelemelerdeki amaç, dünya üzerinde sağlanmak istenen barış
ortamının fikri temelinin, geçmişte Osmanlı'da yattığı gerçeğidir.
Osmanlı modelinin Batılılar tarafından da bir model olarak görüldüğünü,
London School of Economics'te Avrupa Düşüncesi Profesörü olan John
Gray'de kendisiyle yapılan bir röportajda açıkça ifade etmişti.
Dünyanın saygın dergilerinden New Perspectives Quarterly'nin Türkiye
baskısında yayınlanan röportajda Gray "Endülüs
Emevileri'nin, Osmanlıların hoşgörülü yaklaşımları günümüz dünyası
için yol gösterici olabilir" diyordu. (NPQ,
Cilt 3, Sayı 2, 2001, s.13)
Pek çok tarihçi ve siyaset bilimci de bu gerçeğe dikkat çekmektedir.
Bunlardan biri, dünyaca ünlü Ortadoğu uzmanı Columbia Üniversitesi'nden
Prof. Dr. Edward Said'dir. Kudüslü Hıristiyan bir aileden gelen
ve Amerikan üniversitelerinde çalışmalarını sürdüren Edward Said,
İsrail'de yayınlanan Ha'aretz gazetesinin kendisiyle yaptığı bir
röportajında Ortadoğu'da kalıcı bir barışın inşa edilebilmesi için
"Osmanlı Millet Sistemi"ni önermiştir. Said'in yorumu şöyledir:
"Arap dünyasındaki diğer azınlıklar nasıl yaşayabiliyorsa, (Araplar
arasındaki) bir Yahudi azınlığının yaşaması da mümkündür... Bu,
Osmanlı İmparatorluğu altında gayet iyi işlemiştir. Onların sistemi,
şu an sahip olduğumuzdan çok daha insancıl gözükmektedir." (18.8.2000,
Ha'aretz Gazetesi; Ağustos 2000)
Osmanlı modeli gibi Balkanlar ve Ortadoğu'daki farklı etnik kimlik
ve dinleri kucaklayan bir stratejinin geliştirilmesiyle, bölünmüşlüğü
ve siyasi parçalanmışlığı ifade eden bu bölgelerde huzur ve güven
ortamı tesis edilebilir. Bu stratejinin dayanak noktası ise, Türk-İslam
kültüründe yatmaktadır. (Harun
Yahya, Türk'ün Dünya Nizamı)
Osmanlı Adaleti
Osmanlı İmparatorluğu, Müslümanlar tarafından yönetilen bir İslam
devleti olmasına karşın, tebasını zorla İslamlaştırmak gibi bir
amaca sahip değildi. Aksine, Osmanlı Devleti, gayrimüslimlere de
güvenlik ve huzur sağlamayı, onları adaletle ve İslam idaresinden
razı olacakları şekilde yönetmeyi hedefliyordu.
Oysa aynı dönemlerde dünya üzerindeki diğer büyük devletler çok
daha katı, baskıcı ve müsamahasız bir yönetim anlayışına sahiptiler.
İspanya Krallığı, İber Yarımadası'nda Müslümanların ve Yahudilerin
varlığına tahammül edememiş ve her iki topluma karşı büyük bir vahşet
uygulamıştı. Diğer pek çok Avrupa ülkesinde Yahudilere sadece Yahudi
oldukları için baskılar uygulanıyor (örneğin gettolara hapsediliyorlar),
hatta kimi zaman toplu katliamlara ("pogrom"lara) hedef oluyorlardı.
Hıristiyanlar birbirlerine karşı bile tahammülsüzdüler; Katolik
ve Protestanlar arasındaki çatışmalar, 16. ve 17. yüzyıl boyunca
Avrupa'yı kan gölüne çevirdi. 1618-48 yılları arasında yaşanan "30
Yıl Savaşları", temelde Katolik-Protestan çatışmasının bir sonucuydu.
Bu savaş sonucunda Orta Avrupa adeta bir harabeye döndü, sadece
Almanya'da 15 milyonluk nüfusun üçte biri yok oldu.
Bu ortamda Osmanlı'nın kurduğu idarenin son derece insancıl olması
kuşkusuz önemli bir gerçektir. İmparatorluk sınırları içinde hakimiyetin
meşruiyeti tek bir hususla ölçülürdü; o da adaletti.
Yukarıdaki tüm tarihi gerçekler ve Osmanlı sistemi birlikte değerlendirildiğinde,
Osmanlı'daki barışın, huzurun ve adaletin kaynağı olan Müslüman
Türk ahlakının, en ideal toplum modelini oluşturduğu gerçeği açıkça
ortaya çıkmaktadır.