"Gönül ister ki Afrika'nın
kuzeyinden Endülüs'e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar
İstanbul'a döneyim!" Yavuz Sultan Selim Mısır'ın fethinden sonra
İstanbul'a dönerken
Atatürk'ün Geniş Vizyonu
Türk Milleti son derece sağlam ve köklü bir mirasa sahiptir. Bu noktada önemli olan bu mirasın önemini gereği gibi kavrayabilmek ve geçmişimize sahip çıkarak yüzümüzü geleceğe dönebilmektir. Bu yaklaşımın en güzel örneğini Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Atatürk'ün yürüttüğü politikada görürüz.
Atatürk, Milli Mücadeleyi izleyen yıllarda Türk Milleti'nin geleceği
için çok önemli bir rota belirlemişti. Hem bir Osmanlı Paşası, hem
de genç Cumhuriyetin kurucusu olan Atatürk'ün politikası, "kültür
ve medeniyet birikimimize sahip çıkmak, Osmanlı geleneğini modernleştirerek
20. yüzyıla aktarmak" oldu. Atatürk, dönemin şartlarının
izin verdiği ölçüde Osmanlı mirasına sahip çıktı. Atatürk'ün kurduğu
genç Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı borçlarını son kuruşuna kadar
ödemeyi kabul etmesi ve tüm ekonomik sıkıntılara rağmen bu borçların
ödemelerine sadık kalması, Osmanlı mirasına sahip çıkma isteğinin
bir göstergesiydi. Atatürk ayrıca Osmanlı geleneğini sürdürerek,
Türkiye topraklarına sığınmak isteyen Türk olmayan Müslümanlara
(örneğin Arnavutlara, Çerkeslere, Boşnaklara) olumlu yanıt vermiş,
bu farklı etnik kökenden gelen Müslümanları tek bir dini kimlik
içinde görmüş ve kabullenmişti.
Atatürk, öte yandan, Balkan Antantı ve Sadabad Paktı gibi oluşumlarla, eski Osmanlı coğrafyalarında Türkiye'nin nüfuzunu korumaya çalışmıştı. Balkan Antantı, bazı Balkan ülkelerini, Sadabad Paktı ise bazı Ortadoğu ülkelerini Türkiye'nin liderliği altında stratejik işbirliğine taşıma amacını güdüyordu.
Bu, son derece doğru ve yerinde bir strateji idi. Çünkü "devlet geleneğini" oluşturan en önemli unsurlardan biri toplumların tarihidir. Tarih toplumların hafızasıdır ve her toplum dostlarını, düşmanlarını onların tarihleriyle değerlendirir. Tarih devletlere itibar ve otorite sağladığı gibi, özellikle eski imparatorlukların varisleri olan milletlerin geçmişte kendilerine bağlı olan topraklarda söz sahibi olmalarının da önemli bir aracıdır.
İşte tarihin bu denli etkili bir stratejik zemin oluşu, kuşkusuz Türkiye açısından büyük bir avantajdır. Çünkü Türkiye, bugün komşuları olan devletlerin çoğunu ve daha pek çok devleti beş yüzyıl boyunca yönetmiş bir imparatorluğun varisidir.
Türk'ün Güzel Ahlakı
Bugün büyük devletlerin Osmanlı tarihi konusunda araştırmalar yaptırmaları
ve bu konuya özel bütçeler ayırıyor olmaları aslında bizlere çok
önemli bir şeyi göstermektedir. Osmanlı Devleti büyük devlet olmanın
sırrını bulmuş ve bu sırrı 600 yıllık ömrünün son anına kadar muhafaza
etmişti. Batı'nın Osmanlı ile ilgili bir türlü kavrayamadığı gerçek
ise bugünün siyasi literatürüyle, Osmanlı İmparatorluğu'nun
"moralpolitik" (ahlaki) bir stratejik vizyona sahip olması
idi. Sömürgeci güçler ise hep "reelpolitik" (katıgerçekçi)
bir vizyonla hareket ettiler. Bu nedenle, eğer kısa vadede kendilerine
menfaat sağlıyorsa, bir ülkeyi uzun vadede karmaşa ve istikrarsızlığa
sürükleyecek politikalar izlemekten çekinmediler. Osmanlı ise sahip
olduğu topraklarda her nedenle olursa olsun karmaşaya ve düzensizliğe
asla izin vermedi. Daima Kuran ahlakının emrettiği barış ve huzur
ortamını, adaleti ve hoşgörüyü yaşatmaya çalıştı. Osmanlı fethettiği
yerlerde sadece toprağı değil, gönülleri de fethetmeyi başardı.
Ayrıca Osmanlılar diğer milletler gibi sömürgecilik zihniyetiyle bu toprakları işgal etmemiş, hiçbir zorlama ve baskıya başvurmadan dinlerini yaymayı ve Müslüman dünyasını güçlendirmeyi amaçlamışlardır. Sömürgeci güçler ele geçirdikleri topraklarda yaşayan halkları kendilerinden aşağı, bir nevi ikinci sınıf insanlar olarak değerlendirip gaddar ve zalim bir politika izlerken, Osmanlılar sahip oldukları Kuran ahlakı nedeniyle her milletten insana karşı adaletli, hoşgörülü ve merhametli bir tutum sergilemişlerdir.
Sömürgeci devletler bu ülkelerin tüm yeraltı zenginliklerini ele
geçirip, halklarını fakirleştirirlerken, Osmanlı'yı veya Selçuklu'yu
yöneten Türkler gittikleri ülkelere zenginlik, refah ve medeniyet
götürmüşlerdir. Fethedilen ülkelere camiler, medreseler, kervansaraylar,
köprüler, çeşmeler yaptırılmış, yıkmayı ve yok etmeyi değil, yeniden
inşa etmeyi hedeflemişlerdir. M. Baudier'nin Historie de la Religion
des Turcs (Türklerin Din Tarihi) adlı eserinde "Türkler
merhamet, şefkat ve insanlara yardımda bütün milletlere ve hatta
Hıristiyanlara da üstündürler" sözleriyle de belirttiği
gibi, Türk Milleti fethettiği topraklarda yaşayan insanlara güzel
ahlakıyla da örnek olmuştur..