Kuzey Kıbrıs'ta gerçek çözüm, KKTC'nin bağımsız
bir devlet olarak varlığını koruması, Türkiye ile bağının daha da
güçlendirilmesi ve Kıbrıs halkının milli ve manevi bilincini artıracak
güçlü politikalar yürütülmesidir.
Kıbrıs'ın uydu fotoğrafındaki görünüşü
Son aylarda gündemi meşgul eden Kıbrıs konusu, Türkiye'nin önüne,
uzun süredir beklediği AB'ye üyelik için şart olarak konuldu. AB
üyeliği ve Kıbrıs iki ayrı konu olmasına rağmen Yunanistan ve İngiltere
gibi AB üyesi bazı ülkeler tarafından birbirine bağlantılıymış gibi
gösterilerek aynı pakette gündeme getirilmesi ise gerçekte son derece
hatalı bir yaklaşım.
Ada, Türkiye için neden önemli?
Kurtuluş Savaşı yıllarında Misak-ı Milli sınırları içinde Kıbrıs
da bulunuyordu. Ancak bu tarihte Kıbrıs artık İngiliz egemenliğine
geçmiş ve Türkiye Ada üzerinde herhangi bir hak talep edemeyeceğini
belirtmişti. Bu nedenle, Türkiye 2. Dünya Savaşı yıllarına kadar
Kıbrıs konusundaki gelişmeleri uzaktan izleyebildi.
1821 yılında Yunanistan'da isyanın başlamasından sonra, Kıbrıs'taki
milliyetçi Rumların başını çeken Kilise, bir isyan hazırlığına girişir.
Fakat dönemin Osmanlı valisi bu isyan planlarını öğrenerek, isyancıların
bir kısmını idam eder ve diğerlerini sürgüne gönderir. Bu kişiler
1821 yılı sonlarında Roma'da toplanarak ilk Enosis bildirisini yayınlarlar.
Tüm Hıristiyan Krallarına çağrıda bulunarak, Kıbrıs'ın Yunanistan'a
ilhakı için yardımcı olmalarını isterler. 1878'de Osmanlı Devleti,
Rusya'ya karşı diplomatik desteğin bedeli olarak Kıbrıs'ı İngiltere'nin
"geçici yönetimi"ne bırakır.
Ada'yı Osmanlı hükümetinden kiralayan İngiltere, 1914 yılında Osmanlı
Devleti'nin 1.Dünya Savaşı'na katılmasından yararlanarak, Kıbrıs'ı
ilhak eder. Bu yönetim devri, bazı Kıbrıs Rumları arasında Enosis'in
gerçekleşeceğine dair umutları artırır. Hatta bu durum, 1915 yılında
İngiltere'nin Kıbrıs'ı Yunanistan'a teklif etmesiyle daha da somutlaşır.
Neticede, 1571'den 1914'e kadar, neredeyse 4 asır Türk hakimiyetinde
kalan Kıbrıs, bir takım oldu-bittilerle elden çıkar; Kıbrıs ve Kıbrıs
Türkleri'nin hayatında yeni bir dönem başlar.
Bu dönem Türkiye'nin NATO'ya girdiği yıllarda (1952) Kıbrıs'ın
da Yunanistan'a bağlanma girişimleriyle sonuçlandı. 1950-55 yılları
arasında Türkiye'nin Kıbrıs politikası, İngiltere yönetiminin korunması,
bu statüde değişiklik olacaksa Türkiye'nin de söz sahibi olması
gerektiği yönünde şekillenmiştir. 1958-60 yılları arasında ABD ve
İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs'ın taksim edilmesi
fikrini gündeme getirmiştir. Türkiye o dönemde İngiltere'nin Ada'da
askeri ve siyasal varlığını Türklerin bir güvencesi olarak görmekteydi.
Diğer yandan Rumların arasında İngiltere karşıtı haraketlerin artması
İngiltere'nin Kıbrıs politikasında değişikliklere yol açtı. İngiltere,
Türkiye'nin Ada politikasında söz sahibi olmasını desteklemeye başladı.
1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nde Türkler ve Rumlar görünürde
eşit statülerde devlet yönetiminde rol oynamışlardır. Yunan kökenli
terör örgütlerinin Kıbrıs Türkleri'nin güvenliğini tehdit etmesi
üzerine 1960-74 yılları arasında Türkiye'nin Kıbrıs politikası,
Ada'daki soydaşlarımızı "garantör devlet sıfatı" ile korumak olarak
belirlenmiştir.
1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekatı ile birlikte daha önce dile
getirilen Kıbrıs'ın taksimi konusu fiilen gerçekleştirilmiş olur.
Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalesi sonrası Kıbrıs Rum toplumu
ve Yunanistan, konuyu milletlerarası platformlara yanlış aksettirmeye
çalışmışlardır. Zaman zaman başarılı olan bu Rum-Yunan taktiği karşısında
Türkiye ve Kıbrıs Türk toplumu, bir yandan, iki taraflı iki toplumlu
bir federasyon fikrini savunurken diğer yandan da uluslararası siyasi
temayüllere veya Kıbrıslı Rumların çeşitli adımlarına göre yeni
siyasi kararlar aldılar. Bu kapsamda Kıbrıs Özerk Türk Yönetimi,
önce Kıbrıs Türk Federe Devleti ve arkasından da Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti'ne dönüştü. Son zamanlarda Kıbrıs Rum halkının Avrupa
Birliği'yle birleşme yönünde almış olduğu kararlar konuya yepyeni
bir boyut kazandıracak mahiyettedir.
Kıbrıs Rum Bölgesi'nin AB'ne üye olması, bir taraftan Yunanistan
açısından Enosis'in gerçekleşmesi anlamına gelmekte iken; diğer
taraftan Kıbrıs sorununun taraflarından birisinin birleşik Avrupa
devletleri arasında yer alacağı manasındadır. Böyle bir gelişmeye
seyirci ve sessiz kalamayacağını açıklayan Türkiye ve KKTC, bu durumun
gerçekleşmesi halinde Kıbrıs Türk Bölgesi'nin de Türkiye ile birleşeceğini
ve bütünleşeceğini ilan etmişlerdir.
Kıbrıs İçin Gerekli Siyasi Tavır
BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın son olarak hazırlayıp her iki
ülke temsilcilerine göndermiş olduğu yaklaşık 150 sayfalık belgede
KKTC için çok ciddi riskler bulunuyor. Hazırlanan
belgede Kıbrıs Türkleri'nin egemenliğinin yer almaması, belgenin
olduğu haliyle kabul edilmesi durumunda adada yaşayan Türkler'in
en fazla 3 ila 5 yıllık bir süre içerisinde azınlık olarak nitelendirilip
o şekilde bir muameleye maruz kalma durumlarının bulunması, Annan'ın
raporunu kabul edilemez bir hale sokuyor. Ayrıca belgede belli bir
orandaki Rum vatandaşlarının KKTC'ye ait bölgelere yerleştirilmesi
de teklif ediliyor. Böyle bir durumda ise Türklerle Rumlar arasında
1960 yılında yapılan antlaşmada iki ayrı topluluk statüsünü korumak
için alınmış bütün tedbirlerin ortadan kalkması ihtimali söz konusu.
Daha kötüsü ise, iki halkın güvenle yaşayabileceği uygun zemin hazırlanmadan
karma bir toplum modelininin uygulanmaya çalışılmasının geçmişte
olduğu gibi çok zararlı sonuçlar doğurabilmesi ihtimalidir.
KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş Bilim Araştırma Vakfı tarafından
düzenlenen “Kıbrıs İçin Gerçek Çözüm” adlı konferansta şeref
defterini imzalarken
Böyle bir anlaşma hayata geçirildiğinde, pek çok Kıbrıs Türkü evinden
ve işinden olacak, huzursuzluğa ve sıkıntıya maruz kalacaktır. Adada
1974'ten bu yana süren ve artık oturmuş olan yerleşimleri dağıtmak,
insanları evlerinden çıkarmak, dirlik ve düzenlerini bozmak, kimseye
yarar getirmez.
Türkiye'nin bu konudaki politikası, Milli Güvenlik Kurulu'nda
da son derece isabetli bir biçimde ifade edildiği gibi, Kuzey Kıbrıs'lı
Türklerin güvenliğini öncelikli amaç olarak belirlemek ve KKTC yönetimine
destek olmak esaslarına dayanmalıdır. Kıbrıs Türk halkı,
Türkiye'nin bir parçasıdır. Kıbrıs davası, milli davadır. Kahraman
Türk Ordusu, 1974'teki Kıbrıs Barış Harekatı ile adadaki soydaşlarımızı
radikal Rumların soykırım emellerinden korumuştur. Bu gerçekler
hiçbir zaman gözardı edilemez. Adada Türk tarafını dezavantajlı
duruma düşüren ve dahası güvenliğini riske eden çözümlere itibar
edilemez.
Kıbrıs, Türkiye açısından büyük stratejik önem taşıyan bir noktadır.
Kıbrıs üzerindeki denetimini yitiren bir Türkiye, Akdeniz'e çıkış
imkanını da yitirmiş demektir.
Son yapılan MGK toplantısından da çıkan karar doğrultusunda Türkiye,
Denktaş'ın ısrarla üzerinde durduğu, adada iki ayrı devlet bulunduğu
gerçeğinin kabul ettirilmesi için çalışmalıdır. İki ayrı devletin
oluşturacağı ortaklık devleti, dış ilişkilerde müstakil kararlar
verebilecek, iç işlerde ise birbirlerinden bağımsız olacaktır.
Ayrıca Türkiye'nin garantörlüğünün de devam etmesi şarttır.
Annan Planı Neden Sakıncalı?
BM Genel Sekreteri Kofi Annan
BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın, hazırlamış olduğu rapor detaylı
biçimde incelendiğinde, Türkiye'nin ve KKTC'nin ihtiyatlı tavrının
haklılığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Görüşmelere zemin olması istenen
raporda göze çarpan en ciddi sakıncalar Milli Güvenlik Kurulu toplantısında
da ele alınmış ve ancak bunların düzeltilmesi durumunda Kıbrıs'ta
muhtemel bir çözümün olabileceği vurgulanmıştır. Annan Raporu'nun
Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye'nin aleyhinde sonuçlar doğurabilecek
yönleri şöyle sıralanabilir:
1. Raporda her iki ülke için sunulan haritaların kabul edilmesi
durumunda, Türk kesiminin sınırları 1974 öncesindeki duruma geri
dönecektir. Bu, Kıbrıs Türkleri için çok sakıncalı bir durum ortaya
çıkaracak, örneğin Lefkoşa'dan Mağusa'ya gitmek isteyen bir Türk
en az 4 kez Rum kontrol noktasından geçmek zorunda kalacaktır.
2. 3.
2. Adadaki Türk askerlerinin sayısının 10 binin altında tutulması,
hem Kıbrıs Türklerini hem de Türkiye'yi olası bir tehlike karşısında
tehdit altına sokacaktır.
3. 20 yıl içinde 60 bin Rum'un Kuzey Kıbrıs'a yerleştirilmesi
öngörülmüştür. Bu, Türk topraklarının dörtte birinden fazlasının
Rum tarafına verilmesi, Kıbrıs'ın en stratejik bölgelerinin ve
en verimli tarım arazilerinin Rumlara terk edilmesi, ayrıca 60
bin Kıbrıslı Türk'ün yerlerini yurtlarını bırakarak göçmen durumuna
düşürülmesi demektir. Bu soydaşlarımızın nasıl yeniden yerleştirileceği,
yaşayacakları mağduriyetlerin nasıl giderileceği, kayıplarının
nasıl karşılanacağı soruları yanıtsızdır. 6. 7.
4. Türkiye'nin garantörlük haklarının ortadan kalkması veya kapsamının
daraltılması da yine Türkiye ve Kıbrıslı Türkler için güvenlik
açısından büyük sakıncalar içermektedir.
5. Bu nedenle KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş'ın Annan Planı
karşısındaki eleştirel tavrı son derece haklıdır. Nitekim devletimizin
yetkili makamları da Annan Planı'nın sakıncalarının bilincindedir
ve bu nedenle Sayın Denktaş'a destek vermektedirler. Sayın Denktaş,
üzerine düşen ağır sorumluluğu yerine getirmeye çalışırken Kıbrıslı
Türklerin hakları kadar onları kurtarmak için canını vermiş olan
şehitlerimizin de hatırasını düşünerek hareket etmektedir. Aynı
bilincin sadece belirli bir kesim değil, tüm Kuzey Kıbrıs halkı
tarafından paylaşılması gerekir.
Lefkoşa Mitingleri ve Kimlik Erozyonu
Kıbrıs'ta
yaşanan son gelişmeler, adadaki Türk toplumunda milli bilinç konusunda
ciddi bir çözülme olduğu izlenimi vermektedir. Geçtiğimiz aylarda,
Kıbrıs Türk Ticaret Odası'nın önderliğinde "ortak vizyon" adlı oluşuma
dahil 92 sivil toplum kuruluşunun katılımıyla Lefkoşa'da düzenlenen
mitinglerde, "çözüm" çağrısı yapılmış, ancak haklı gibi gözüken
bu çağrının altında bazı vahim mesajlar da verilmiştir. Mitinge
katılanlar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin varlığına dolaylı
da olsa karşı çıkmışlar, adada Rumlar ile ortak bir yönetim kurulması
ve Birleşmiş Milletler'in öne sürdüğü -ve Türk tarafının çıkarlarını
gözetmeyen- planın itirazsız kabul edilmesi çağrısında bulunmuşlardır.
Atılan sloganlarda "Avrupa Birliği vatandaşlığı" ön plana çıkmış,
"Müslüman Türk" kimliği üzerinde en ufak bir vurgu yapılmamıştır.
Mitinglerin sembolik manzarası da dikkat çekicidir: Sayın Denktaş'ın
Bayrak Televizyonu'ndaki açıklamalarında da vurguladığı gibi, mitinglerde
hiç KKTC bayrağı açılmamış, Türk bayrağı dalgalandırılmamış, bunların
yerine Avrupa Birliği bayrakları tercih edilmiştir. Hatta son mitingde
1974 öncesinde var olan, Rum egemenliğindeki birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti
bayrağı açılmıştır ki, her ne kadar tepki üzerine indirilmişse de,
bu hareket adadaki "Türk kimliği"nin devamı açısından endişe verici
bir görüntüdür...
Bu mitinglere katılanların sayısının 30 bine kadar çıktığı yönünde
tahminler vardır. Adanın Türk nüfusunun 150 bin civarında olduğu
düşünülürse, bu rakamın oldukça kayda değer bir sayı olduğu görülebilir.
Bu mitingleri ve bunlara katılan kitleyi görmezden gelmek, mümkün
değildir. Yapılması gereken, ortada ciddi bir "kimlik erozyonu"
olduğu gerçeğini kabul etmek ve bunun çözümlerini aramaktır. Bir
kimlik erozyonunun yegane çözümü ise, o kimliği oluşturan değerlerin
güçlendirilmesinden geçmektedir.
Kıbrıs İçin Kültür Kampanyası
İçinde yaşadığımız devir, dünya tarihinde daha önce bir benzeri
bulunmayan "globalleşme" çağıdır. Basın, televizyon, internet, sinema
gibi kitle iletişim araçları, dünyanın dört bir yanını birbiriyle
her an buluşturmaktadır. Kültürler, daha önce hiç olmadığı kadar
birbirleriyle içiçe girmiş durumdadır. Böylesine bir dünyada bir
milletin varlığını koruması için, hem global değerleri ve araçları
benimsemesi, hem de kendi milli değerlerini çok iyi muhafaza etmesi
gerekir. Bunun yolu ise, modern çağın araçlarını ve yöntemlerini
kullanarak, milli ve manevi değerlerin yüceltilmesidir. Global kültürün
öncüsü olan ABD bu politikayı kendi açısından oldukça bilinçli bir
şekilde yürütmektedir: Amerikan filmlerinde çok yoğun biçimde gözlemlenen
Amerikan milliyetçiliği herkesin malumudur. 11 Eylül'ün hemen ardından
tüm ABD'ye Amerikan bayrakları, Amerika'nın milli ve dini değerlerini,
Allah'a güvenini ifade eden sloganlar egemen olmuştur. Başta Başkan
Bush olmak üzere, devlet adamları, verdikleri mesajlarda Amerika'nın
milli ve dini değerlerini sürekli ön plana çıkarmaktadırlar. İşte
milli ve manevi değerleri yücelten böyle bir kültür kampanyasının,
"kültürel erozyon" tehlikesiyle karşı karşıya kalan her yerde, özellikle
de Kuzey Kıbrıs'ta ivedilikle başlatılması gereklidir. Kuzey Kıbrıs
Türkü; sahip olduğu Türk kimliği, Müslüman kimliği ve Osmanlı mirası
konusunda modern kitle iletişim araçlarıyla bilinçlendirilmelidir.
Müslüman-Türk kimliğinin neden bir gurur ve şeref vesilesi olduğu,
bu kimliği taşıyan insanların asırlar boyunca tüm dünyaya nasıl
nizam verdiği anlatılmalıdır. Bu kampanya çerçevesinde, Türk milli
ve manevi değerlerini Kuzey Kıbrıs halkına daha güçlü bir biçimde
yerleştirmek için:
Kıbrıs'ın tüm gazete ve dergilerinde ve Kıbrıs televizyonu Bayrak
TV'de yoğun bir kültürel seferberlik yürütülmeli; Türk tarihi, Osmanlı
tarihi, Müslüman-Türk ahlakı, 1974 öncesinde Kıbrıs'ta yaşanan olaylar,
1974'teki Barış Harekatı'nın Kıbrıs halkına kazandırdıkları gibi
önemli konular; açık, anlaşılır, düzeyli ve kaliteli yazı ve yapımlarla
halka anlatılmalıdır.
KKTC'nin dört bir yanında konferanslar düzenlenmeli, üstte sayılan
konular halka yüz yüze anlatılmalı, halkın bu konudaki görüşleri
değerlendirilmeli, soruları yanıtlanmalıdır.
Kuzey Kıbrıs halkını, mevcut yönetime küstüren birtakım hatalı
politikalar ve uygulamalar varsa, bunlar da bir an önce düzeltilmeli,
halkın KKTC'ye ve Türkiye'ye olan güvenini perçinleyecek sosyal
politikalar geliştirilmeli, insanların sorunlarına çözümler getirilmeli,
halk bu çözümleri "Güney'le entegrasyon"da aramaktan kurtarılmalıdırlar.
Bu konularda devletimizin ve KKTC'nin sivil toplum örgütleriyle
işbirliği yapması gerektiği ise açıktır. Devletimiz kuşkusuz gerekli
politikaların belirlenmesi ve uygulanması konusunda gerekeni yapacaktır,
ancak kültürel kampanyalar en iyi ve etkili biçimde gönüllü sivil
toplum kuruluşları tarafından yürütülebilir. Bu konuda tecrübe ve
birikim sahibi olan vakıf ve dernekler, göreve çağrılmalı ve desteklenmelidir.
Eğer bu çalışmalar başarılı ve etkili bir biçimde yürütülür, devletimiz
bunun için gerekli desteği sağlarsa, o zaman Kuzey Kıbrıs'taki "kültür
erozyonunun" da kısa sürede önü alınacaktır. Ve Kuzey Kıbrıslı soydaşlarımız,
kendilerini Avrupa Birliği bayrağı açmaya iten yanılgıdan sıyrılarak,
yeniden Ay-Yıldız altında onur, mutluluk ve güven bulacaklardır.
Annan Planı'nın Perde Arkasında Ne Var?
Annan Planı’nın bu derece taraflı olmasında şüphesiz Kıbrıs topraklarının
İsrail'in "Tevratsal Sınırlar"ı içinde yer alması da etkili
olmuştur. Daha doğrusu hem bu nedenle, hem de Filistin'e yönelik
stratejik öneminden dolayı Kıbrıs, Siyonistler için tarih boyunca
önemli bir konuma sahip olmuştur. İsrail'in kurulmasından önce Filistin'e
giden bir basamak, İsrail kurulduktan sonra da askeri yönden ve
istihbarat açısından değerli bir koz olarak görülmüştür.
Kıbrıs'a yönelik Yahudi ilgisinin ilk somut örneği, Osmanlı'nın
Kıbrıs'ı fethi sırasında görülür. Çetin Yetkin'in “Türkiye'de Yahudiler”
adlı kitabında yazdığına göre, o dönemde Saray'da danışman olarak
bulunan eğitimli bir Yahudi olan Yasef Nassi "Kıbrıs Kralı"
olabilmek istemiştir. Bundaki amacı ise, adanın "bir Yahudi
yerleşim merkezi haline getirilmesi"dir. Yasef Nassi'den sonra
adaya merak saran bir başka Yahudi, 19. yüzyılın sonlarında İngiltere
Başbakanlığı koltuğuna oturan Benjamin D'Israeli olur. D'Israeli,
çok sayıda Romanyalı Yahudi'nin Kıbrıs'a transfer edilmesini sağlar.
Ancak Kıbrıs'ın Yahudiler açısından taşıdığı önem, asıl olarak
Siyonist hareketin ada üzerindeki talepleriyle ortaya çıkar. Siyasi
Siyonizm'in kurucusu Theodor Herzl, Kıbrıs ile ilgili düşüncelerini
Siyonist hareketin finansörlerinden Lord Rothschild'e Temmuz 1902'de
şöyle dile getirir:
“Kıbrıs'ı düzene sokmalıyız ve bir gün İsrail'in üzerine
gitmeliyiz ve kuvvetle almalıyız. Kıbrıs'tan Müslümanlar gider,
Rumlar iyi bir fiyata topraklarını satar, Atina'ya veya Girit'e
göç eder. Filistin Yahudiler için çok küçük, bu nedenle Filistin'e
yakın bir yer sağlamamız gerekiyor. Filistin'e Kıbrıs ve El Arish
de dahil edilmelidir.” (Şükrü Gürel, Siyonist Plan ve
Kıbrıs Milletlerarası Müstemleke Türk Yıllığı 1979, ss. 83-95)
Bu doğrultuda, Kıbrıs'taki Yahudi nüfusunu artırmak için çeşitli
yöntemler denenir. 1897'de İngiliz Hükümeti'nin isteğiyle JCA (Jewish
Colonization Association - Yahudi Kolonileşme Birliği), İngiltere'den
33 Rus Yahudi ailesini 3 koloni kurarak Kıbrıs'a yerleştirir.
1900-1906 yılları arasında da Siyonist önderlerden Warburg, Kıbrıs'ta
Yahudi zirai yerleşimi ve köyleri oluşturulması konularıyla yakından
ilgilenir ve JCA'yı bu amacında destekler.
İlerleyen yıllarda da Siyonist hareket, Kıbrıs'ı müstakbel topraklarına
katma planları yapar. Roger Garaudy, bu planlara şöyle değiniyor:
“Daha 1937'de Ben Gurion, İsrail'in sınırlarını Kitab-ı
Mukaddes'ten bakarak çiziyordu. Ona göre İsrail toprağı beş bölümden
meydana geliyordu: Litani'ye kadar Güney Lübnan. Bu bölüme Ben
Gurion 'Batı İsrail'in kuzey kısmı' diyor. Güney Suriye, Ürdün,
Filistin, ki buna da 'İngiliz manda toprağı' diyor. Ve Sina. Ben
Gurion kuzey sınırının da Suriye'nin Humus şehri yakınlarından
geçmesini istiyordu. Zira (Tevrat'ın) 'Sayılar' kitabına göre
(34/1-2-8), buranın 'Kenan' ilinin kuzey sınırı olması lazımdı.
'Kitab'a daha çok bağlı Siyonistler ise 'Hama' şehrinin bugünkü
'Halep' olduğunu ileri sürüyorlardı. Diğer bazıları ise bu şehrin
Türkiye'de bulunduğunu iddia etmekteydiler... Haham Adin Shteinsalz,
'İsrail'in Kıbrıs adası üzerindeki tarihi hakları'ndan söz etmişti.
1956'da Ben Gurion, İsrail Meclisi'nde alkışlar arasında Sina'nın
'David ve Solomon krallarının krallığına ait' olduğunu ilan etmişti...”
(Roger Garaudy, Siyonizm Dosyasi, ss. 31-32)
Kıbrıs üzerinde o dönemdeki en kapsamlı, en ayrıntılı ve en ırkçı
Siyonist plan ise 1939'da yapıldı. Kıbrıs uzmanı, Dışişleri eski
Bakanı Şükrü Gürel'in bildirdiğine göre, "Yahudi Sorununa Bir
Çözüm" adını taşıyan bu plan, 11 Mart 1939'da üç Yahudi lider
tarafından İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain, Sömürgeler Bakanı
Anthony Eden ve Amirallik 1. Lord'u Winston Churchill'e sunuldu.
Gürel şöyle yazar:
“Bu plana göre Kıbrıs'taki Rum nüfusu boşaltılarak Selanik'in
bir bölgesine yerleştirilecekti. Selanik'teki Yahudiler ise Kıbrıs'a
aktarılacaktı. Böylece Kıbrıs'ta Yahudilere yer açılacak ve Selanikli
Yahudiler, Kıbrıs'ta oluşacak yeni Yahudi topluluğunun çekirdeğini
oluşturacaklardı. Tüm transfer giderleri Yahudi finansörler tarafından
karşılanacaktı. Rumlar da Selanik'e transfer edilerek "Enosis"
fikri yerine getirilmiş oluyordu. Bu yolla Rumlar da memnun ediliyordu.
1939'dan başlayarak Kıbrıs'ta Yahudi göçü kanunlaştırıldı ve uygulamaya
geçildi.” (Sükrü Gürel, Siyonist Plan ve Kibris Milletlerarasi
Müstemleke Türk Yilligi, 1979, ss. 83,95)
2. Dünya Savaşı sonunda da Kıbrıs, Filistin'e Yahudi transferinde
bir aracı işlevi gördü. İngiltere, Avrupa'dan Yahudileri zorla gemilere
bindirerek Kıbrıs'taki toplama kamplarına yolladı. Toplam sayıları
1946'dan 1948'e kadar 51.500 kişiydi. İsrail kurulunca bunlar topluca
İsrail'e göç ettirildiler. Avrupa'dan getirilip Kıbrıs'a yerleştirilen
bu Yahudiler, burada düzenli gruplar halinde eğitilmeye başladılar.
Çoğu Araplarla savaşmak için kurulan silahlı Siyonist örgüt Haganah'a
katıldı.
İsrail kurulduktan sonra da Kıbrıs Mossad açısından çok önemli
bir yer haline geldi. Ronald Payne Israel's Most Secret Service
(İsrail’in En Gizli Servisi) adlı kitabında şöyle yazıyor:
Hiç şüphesiz, Mossad ajanları Kıbrıs'ta çalışır haldeydi.
Bu ada, II. Dünya Savaşı'nda istihbarat ve planlama konularında
coğrafi bir merkez oluşturuyordu... Öbür taraftan da Kıbrıs'ta
istihbarat servisine haber sağlayan bir İsrail büyükelçiliği vardı
ki, Arap dünyasına yakın yerdeki Ada'yı dinleme merkezi olarak
kullanıyordu. (Bilim Araştırma Vakfı, Kıbrıs
İçin Gerçek Çözüm, 2003, İstanbul)
21 Eylül 1986 tarihli Nokta'da ise bu konuda şöyle yazılıyordu:
“Ada'da, Ada halkından çok casus yaşıyor ve bunların
çoğunluğu da Mossad ajanları. Kıbrıs, İsrail'in bölgedeki gözü
ve kulağı niteliğindeki en önemli organı durumunda. Mossad'ın
yüzlerce casusu adada faaliyet gösteriyor... Ayrıca İsrail Larnaka
ve Limasol limanları aracılığıyla Lübnan'daki Falanjistlere silah
yardımında bulunuyor.”
Rıbhi Halloum'un, Palestine Through Documents (Belgelerle
Filistin) adlı kitabında bildirdiğine göre, (sf. 61-62) Güney Kıbrıs
Mossad'ın ana faaliyet alanlarından birini oluşturuyordu. 1972 ile
1988 arasında Mossad Güney Kıbrıs'ta dört önemli cinayet işlemişti.
Annan Planı'nın Perde Arkasında Ne Var?-2
Hürriyet'in 16 Mart 1981 tarihli sayısındaki bir haberde ise şöyle
yazıyordu: “Güney Kıbrıs'ı üs haline getiren İsrail Gizli Servisi
bazı üst düzey Rum liderlerinin de ortaklığı ile Lefkoşe'de bir
şirket kurdu. Şirketin adı: Securities Services Ltd... Adresi ise,
Archbishop Makarios Caddesi No: 15, Lefkoşe. Ticaret Yasası hükümlerine
göre kurulmuş yasal bir ticari şirket... Bu şirket güvenlik ihtiyacı
içinde olanlara özel muhafızlar sağlıyor. Bir Rum gazeteci ele geçirdiği
belgelerle, bu şirketin gerçekte İsrail Gizli Servisi'nin bir kolu
olduğunu açıklayıverdi... Mossad Ortadoğu'ya yönelik tüm istihbaratı
bu şirket yoluyla sağlıyordu. Bu Mossad ajanı 'Rum pazarlamacılar'
Arap ülkelerini dolaşıyorlar. Milyarder Arap şeyhlerine, hayatlarını
korumak için çok iyi eğitilmiş muhafızların gerekliliği konusunda
ikna edici sözler söylüyorlar. Milyarder Araplar, 'Ben kendi güvenliğimi
kendim seçtiğim ya da kendi yetiştirdiğim muhafızlarla sağlarım'
dedi mi, başka ikna yöntemlerini sahneliyorlar... Örneğin suikast
girişimi filan gibi... Amaç milyarderi öldürmek değil tabii... Çevresindeki
muhafızların beş para etmediğini ona göstermek ve hayatının tehlikede
olduğuna inandırmak. Ardından çok yüksek ücretlerle korunmasını
üstlenmek. Sonrası kolay, Amerika, İngiliz, Fransız, Avusturyalı
çok özel koşullarla eğitilmiş korumalar artık milyarder Arapların
yakın çevresindeler. Bu korumaların uyrukları değişik ama, aslında
tümü İsrail asıllı. Dahası, İsrail Gizli Servisi'nin en yetenekli,
en gözde ajanları.”
Tüm bunlar, Kıbrıs Rum Kesimi'nin pek çok açıdan İsrail için bir
"koz" olduğunu göstermektedir. Bu nedenle de İsrail, çeşitli
yöntemlerle Rumları desteklemiştir. Makarios döneminde kurulan "iyi
ilişkiler", İsrailli 30 uzman gerilla eğitimcisinin Kıbrıs'ta
ada Rumlarını gerilla savaşı konusunda eğitmesiyle gelişmiştir.
İki taraf arasındaki ilişkiler halen devam etmektedir. Buna silahlandırma
da dahildir. 29 Şubat 1996 tarihli Milliyet'te yer alan "İsrail
savaş sanayi yetkilileri, Rum temsilciler Meclisi Savunma Komitesi
üyeleriyle temas kurarak, İsrail'in silah deposunu kendilerine açabileceğini
bildirdiler" şeklindeki haber, bunun bir işaretidir.
Öte yandan ABD'de Kıbrıs sorununun "çözümü" için görev
alan ve hemen her zaman Rumlardan yana tavır alan isimlerin ağırlıklı
olarak Yahudi lobisine bağlı olmaları dikkat çekicidir. Ronald Reagan
döneminde 3 yıl Kıbrıs özel sorumlusu olan ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı
Richard Haas, ABD'nin Kıbrıs Özel Koordinatörü Nelson Ledsky, Carter'ın
Kıbrıs konusundaki özel temsilcisi Yahudi Clark Clifford, George
Harris, CIA Ortadoğu Masası şefi Ellen Laipson ya da Richard Hoolbroke
söz konusu İsrail yanlısı Amerikalı Yahudiler arasında ilk akla
gelenlerdir.
Bu arada İsrail, son dönemde Kıbrıs Rum Yönetimi'nin Avrupa Birliği'ne
girmesi çabalarına verdiği destekle dikkat çekmektedir. Kıbrıs'taki
iki ayrı devleti zoraki bir biçimde birleştirmek ve böylece adayı
Rum egemenliği altına sokmak amacını güden bu plan, KKTC Cumhurbaşkanı
Rauf Denktaş'ın vurguladığı gibi, KKTC'ye karşı tasarlanan bir tuzaktır
aslında. İsrail, işte bu planı desteklemektedir. Konu basına şu
şekilde yansımıştır:
“İsrail hükümetinin, özel ilgi gösterdiği Kıbrıs sorununun
Rum tarafı lehine çözülmesi için, anahtar olarak kabul edilen
ülkeler nezdinde girişimde bulunduğu kaydediliyor. Atina, Bonn,
Paris ve Washington'daki İsrail büyükelçilerinin Kıbrıs sorunuyla
ilgili temaslarda bulunduklarını belirten Simerini, İsrail'in
Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne tam üyelik konusunun ileriye götürülmesinin
gerekliliğini savunduğunu yazdı. Tel Aviv'in, Kıbrıs'ın AB'ye
kısa sürede katılması yönündeki ısrarının ardında bölgedeki güvenlik
sistemini güçlendirme kaygısının yattığı bildiriliyor. Kıbrıs'ın
AB üyeliğinin bölgesel güvenlik için uygun olduğu görüşünü taşıyan
İsraillilerin... Türkiye'nin adanın kuzey bölümünü veya bütün
Kıbrıs'ı denetleyebilecek bir çözüm şekline sıcak bakmadıkları
ifade ediliyor. İsrail'in bu planının ardında, Türkiye'nin kendisi
gibi bölgesel bir süper güç adayı olmasının yattığı ve Kıbrıs'ta
Ankara varlığının yasallaşması halinde Tel Aviv'in bölgeye yönelik
bütün planlarının altüst olmasından endişe ettiği kaydediliyor.
Bu arada, Atina'daki İsrail büyükelçisinin de yoğun bir faaliyet
içinde bulunduğu ve Yunanlı yetkililerle odak noktası Kıbrıs olmak
üzere sık sık temaslarda bulunduğu bildirildi.”
Bu arada İsrail, "Türkiye ile yaptığı askeri anlaşmanın Kıbrıs
Rum kesimini olumsuz yönde etkilemeyeceği ve güvenliğini tehlikeye
sokmayacağı yönünde Rum yönetimine güvence" vermiştir.
Tüm bunlar, İsrail'in Ortadoğu stratejisi içinde Kıbrıs'ın da önemli
bir yeri olduğunu göstermektedir. Dahası, İsrail'in, bu hedeflerin
ifası için de kendisine ortak olarak Kıbrıs Rum Kesimi'ni seçtiği
anlaşılmaktadır. Bu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerinde büyük
baskılar uygulandığı şu dönemde, göz ardı edilmemesi gereken bir
gerçektir.
İşte bu nedenle Kıbrıs konusunda yürütülmesi gereken politika sadece
siyasi ve diplomatik boyutta değildir. Ekonomik ve kültürel alanlarda
da Kıbrıs Türkü'nü hem sosyoekonomik yönden kalkındırmak hem de
milli ve manevi değerlerini güçlendirerek Türkiye'ye ve Müslüman-Türk
kimliğine olan bağlılığını perçinlemek gerekmektedir. Bu konuda
önemli bir görev de medyaya ve sivil toplum kuruluşlarına düşmektedir.
Kıbrıs milli bir davadır ve herkesin bu davada milli çizgide hareket
etmesi, devletimizin belirlediği politikalara destek olması gerekir.
Kıbrıs Türkü, adadaki varlığını canı gönülden destekleyen, milli
ve dini bir kardeşlik duygusu içinde kendisiyle tek yürek olup haklarını
var gücüyle savunan bir anavatan görmelidir. Bu ruhu yaşamak ve
yaşatmak, milletini ve devletini seven herkesin görevidir.