KURAN
AYETLERİNİN IŞIĞINDA ALLAH'IN YARATMASINDAKİ SIR
Harun
Yahya
Allah, yeri, göğü ve ikisi arasında bulunan tüm canlıları eksiksiz
bir şekilde yaratmıştır; bunda şüphe yoktur. Yaratılışın sayısız
örnekleriyle hayatımız boyunca karşılaşırız;, kendimiz yaratıldığımız
gibi, hayatımızı sürdürebilmemiz için diğer yaratılmış canlılara
da ihtiyaç duyarız. Ve tüm ihtiyaçlarımızı, yaratılmış olarak karşımızda
buluruz. Böylelikle, fazla düşünmeden, doğadaki kuralların işlemesiyle
hayatımızı nesiller boyu sürdürürüz. Ancak, burada sormamız gereken
önemli sorular vardır: Tüm yaratılanlar (kendimiz dahil), gerçekten
göründüğü gibi, doğa (fizik) kanunularıyla mı yaşamını sürdürür?
Yoksa, sandığımızdan çok farklı bir yöntemle mi var edilmişlerdir
ve yaşamlarını sürdürmektedirler? İşte bu yazı şimdiye kadar hiç
düşünmediğiniz gerçekleri size haber vererek, hayatınızın değişmesine
sebep olacaktır. Bu yüzden, belki de ilk defa duyacağınız bu satırları
sabırla okumalı ve iyice düşünmelisiniz.
Düşünmeye başlayalım!
Hayata gözlerinizi açtığınız ilk andan itibaren, (eğer herhangi
bir hastalığınız yoksa) çok net ve kusursuz bir görüntü ile karşılaşırsınız.
Gördüklerinizin kesintisiz, sürekli olması ve herhangi bir yerinde
eksik, çatlak veya leke olmaması nedeniyle gördüğümüz herşeyi, doğal
olarak mutlak gerçekmiş gibi algılarız. Başka bir deyişle, bir şeyin
gerçek olduğuna kanaatimizin gelmesi için en önemli ölçü, o şeyi
görmektir. İşte, "görmeden inanmam" deyimi bu anlayıştan gelmektedir.
Görme duyusunun üstüne eklenen özellikle dokunma ve koklama, tad
alma, duyma gibi algılar ise karşılaştığımız nesnenin kesin olarak
var olduğunu daha da pekiştirir.Birde tersini düşünelim; karşılaştığımız
nesnenin görüntüsünün veya yüzey sertliğinin (kimi sinir ve beyin
hastalıklarında olduğu gibi) gidip-geldiğini varsayalım. O nesnenin
gerçek mi, hayal mi olduğuna karar veremeyiz. Bu durumda, baktığımız
herşeyin aynı şekilde değişikliye uğradığını düşünürsek, eğer dünya
bozulmaya uğramadıysa, algılarımızın bizi yanılttığını anlarız.
Aslında, o anda dünyanın gerçekten bozulmaya uğramış olmasının
bizim için bir anlamı yoktur, nitekim bizim için dünya gerçekten
bozulmaya uğramıştır. İki gerçeklik arasında bizim için asıl önemli
olan ikincisidir, zira, evrende meydana gelen tüm olaylar, karşılıştığımız
tüm varlıklar bizim için ancak, (kimi zaman bizi aldatabilen) algılarımız
vasıtasıyla oluşur.Peki o zaman, algılarımızın bize mutlak gerçeği
yansıttığından nasıl emin olabiliriz? Böyle bir şeyden kesinlikle
emin olamayız, kaldı ki, emin olmamız da gerekmez, zira yaşadığımız
dünyanın gerçeklerini yanlızca algılarımız meydana getirir. Böylelikle,
karşılaştıklarımızın mutlak gerçek olamıyacağını akılda tutarak,
(kimi zaman bizi aldatabilen) algılarımızın gerçek olduğuna ön-kabulle
inanırız. Başka bir ifade ile, aslında görmeden inanmış oluruz.
Bizi rahatlatan olay ise, tüm insanların nesneleri aynı şekilde
algılamasıdır.
Bilimsel Görüş
Buraya kadar söylediklerimiz, felsefi bir yorum değil bilimsel
gerçeklerdir. Bakın bilim bize ne diyor:Işık, ses, koku gibi etkiler
göz, kulak, burun gibi duyu organları taraffından elektirik sinyallerine
çevrilip sinirler kanalıyla beyindeki görme, işitme merkezlerine
ve ilgili diğer merkezlere aktarılmaktadır. Söz konusu elektirik
sinyalleri bu merkezlerde değerlendirildikten sonra görme, işitme
ve diğer duyular idrakta algılanmaktadır. Dış dünyaya ait tüm bilgiler
bize duyu organlarımız kanalıyla geldiği için, biz dış dünyayı tamamen
idrakımızda algılamaktayız.
Zihnimizin dışında bir dış dünyanın varlığına ilişkin hiçbir maddi
delil mevcut değildir. Bizim zihnimizin dışında bir dış dünya ister
varolsun ister olmasın, "mekan" adını verdiğimiz şey tamamen zihin
içindeki elektirik sinyallerinin meydana getirdiği algılardan ibarettir.
Algının bir mekanı olmadığı için de tüm yaşamımız mekansızlık içersinde
sürmektedir.
Gördüklerimizin mutlak gerçek olduğuna inanmak ise, (materyalist
düşüncenin temelini oluşturan) temelsiz bir iddia, bir felsefedir.
Böyle olamayacağı, yaşadıklarımızın farklı algılar olduğu, bugün
bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Buna rağmen, hayati bir konu olarak
görmediğimiz bu gerçeği, yanlızca felsefi bir konu olarak görerek
gözardı edebiliriz. Oysa ki, iyi düşünüldüğünde bu gerçek, dünyaya
(hayata) ve ölüme bakış açımızı tamamen değiştirecek ve şimdiye
kadar bilmediğimiz bir çok sorunun cevabını verecektir.
Dikkat Edin!
Bu noktadan sonra, konuyu anlamak için daha dikkatli takip etmeniz
gerekecek.Birkaç metre ilerideki koltuğa baktığımızda, onun orada
olduğuna ilk anda kanaatimiz gelir. Yanına gidip üstüne oturduğumuzda
ise, hiç düşünmeden, üstünde rahatlıkla gazetemizi okuyabileceğimizi
biliriz. Bir de şöyle düşünün; gözlerinizi kapayın ve aynı yerde,
aynı koltuğu hayal edin. Belki biraz bulanık olabilir, ama aynı
koltuğu, aynı yerde, bakmadan görebilmekteyiz. Peki hayal ettiğimiz
koltuk aslında nerede oluşmuştur? Bu soruya şimdilik, "zihnimizde"
diye cevap verelim ve bu noktayı aklımızda tutalım. Bu durumda,
ilk olarak, gözlerimiz açık iken gördüğümüz koltuk nerede oluşmuştur?
Birkaç metre önümüzde mi? Yoksa o da zihnimizde mi belirmiştir?
Doğal olarak, o da zihnimizde meydana gelmiştir. Aradaki fark, özellikle
dokunma ve diğer duyuları vucüdumuzda tepki yaratacak şekilde hayal
edemememizdir. Yani, hayal ettiğimiz koltuğun sertliğini ya da yumuşaklığını
hissedemeyiz, kumaşının ya da derisinin kokusunu duyamayız. Eğer
bunu başarabilseydik, hangi görüntünün gerçek olduğuna karar veremezdik!
Nitekim kimi zaman rüyamızda yediğimiz bir elmanın tadını,ağırlığını
veya kokladığımız bir çiçeğin kokusunu, yumuşaklığı hissederiz ki,
bu tip rüyalar gerçeğinden ayırt edilemez. Hatta kimi zaman yaşadığımız
olaylardan daha derin izler bırakır.
Buraya kadar okuduklarınızdan kesin bir sonuç çıkarmamış olabilir,
hatta anlamakta zorluk çekiyor olabilirsiniz. Lütfen acele etmeyin
ve biraz daha sabredin. Şimdi yazılanların daha iyi anlaşılması
için yaşadığımız olaylardan örnekler verelim.
Hipnoz Gerçeği
Hipnoz, uzun zamandır bilinen ve bugün modern tıpta yararlanılan
bir tedavi yöntemidir. Hipnoz edilen hastalar uyku halindeyken,
kendilerine verilen telkinlere uyarlar ve gerçekten yaşıyormuş gibi
tepki verirler. Bu tepkinin şiddeti, yaşanan hipnozun derinliğine
göre değişir. Kimi zaman, kendilerine iyileştikleri telkin edilen
hastaların ağrıları dinmiş, kimi zaman kendilerine yapılan iğnelerin
acısını hissetmemişleridir. Böylelikle fiziksel tepkilerde vererek,
hipnoz anında yaşadıklarını gerçek hayata taşımışlardır.
Bu tedavi yönteminin bize gösterdiği gerçek nedir? Yukarıdaki satırlarıda
aklımıza getirirsek, şu sonuca rahatlıkla ulaşabiliriz: Zihnimizde
hayal ettiğimiz dünyadaki algılar, fiziksel tepkiler verecek kadar
şiddetli olsaydı, hayalimizin şuan yaşadığımız dünyadan bir farkı
kalmazdı. Kimi zaman bu telkinler hayal etmemize gerek kalmadan,
kendiliğinden rüyamızda yada hipnozda olduğu gibi dışarıdan gelerek
oluşur. Kaynağı ne olursa olsun zihnimizde meydana gelen algılar,
fiziksel tepkiler verecek kadar şiddetli olduğunda dünyamızın gerçeklerini
oluşturur.
Sonuç
Bu noktada şu sonuca ulaşmaktayız: Gerek duyu organlarıyla, gerek
rüya yada hipnoz ile oluşan görüntüler yada hisler her zaman aynı
yöntemle meydana gelir. Hepsi, zihnimizde meydana gelen algılardır.
Bu ne demektir? Gerçekliğinden asla şüphe etmediğimiz evren, aslında
zihnimizde oluşan bir algıdan ibarettir. Algının mekanı olmadığı
içinde, tüm yaşamımız mekansızlık içinde sürmektedir. Tıpkı, bir
projeksion makinesinin üç boyutlu bir film göstermesi gibi, zihnimizde
de (kendimizin de dahil olduğu) üç boyutlu bir görüntü oluşur. Filmde
yeralan kişiler, gerçekten kendilerini bir mekanın içinde zannedebilirler.
Ayrıca, filmin içindeki olaylar da, belirli mantık (fizik) kuralları
çerçevesinde gelişebilir. Ancak, bunlar da, aynı zihnimizde algıladığımız
duyular gibi, mekansızlıkta meydana gelen üç boyutlu görüntülerdir.
Aradaki fark, filmi dışarıdan izlediğimiz için bunun bir görüntü
olduğunu bilmemize rağmen (kimi zaman, bu unutularak filmin gerçek
olduğu hissinede kapılınır), zihnimizde oluşan görüntüleri, içinde
yer almamız ve duyu organlarımızla uyumlu bir şekilde algıladığımız
için, mutlak gerçek sanmamızdır. Bu örnekte ne demek istenildiğini
anlamak kolaydır, ama bizim de içinde yer aldığımız üç boyutlu bir
görüntünün elektirik sinyallerinden meydana geldiğini kavramak güç
olabilir.
Bu durumda, şu soruyu sormak gerekir: Madem ki, herşey zihnimizde
oluşan algılardan ibarettir ve hiçbir neden yaşadığımız olguların
asıl sebebi değildir, öylese demire sertliğini, suya kaldırma kuvvetini,
güneşe sıcaklığını veren ve daha milyarlarca fizik kanunu meydana
getiren kimdir? İşte bu, yeri, göğü ve ikisi arasındakileri yaratan
ve yaratmaya devam eden Allah'ın yaratmasıdır. Eğer Allah, yaratmayı
durdurursa herşey yok olur gider. Bizleri, gördüklerimizi, yaptıklarımızı,
başımıza gelen ve gelecek herşeyi yaratan Allah, bu şekilde kaderimizi
de, ahiretteki durumumuzu da yaratır. Zira O'nun yaratması olmadan
tek bir yaprak dahi kıpırdamaz, gemiler suyun üstünde duramaz, kuşlar
gökyüzünde uçamaz ve gölgeler oluşamaz. Şu ana kadar okuduğunuz
gerçekler, Kuran'ın yüzlerce ayetinde yer almaktadır. Allah, bizim
bu ayetleri düşünerek, yaratılışın özünü kavramamızı ve O'nun kadrini
gereği gibi takdir ederek yaşamamızı ister. Şüphesiz O'nun bize
öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur.