Düşünmek ve araştırmak
insanın bilmediklerini öğrenmesini, "bakıp da göremediklerini" görmesini,
dünya hayatının gerçek yönünü keşfetmesini sağlar. Ancak önemli
olan, insanın samimi düşünce ile ulaştığı gerçeklerden kaçmaması,
keşfettiği gerçeklere uygun bir hayata başlayacak iradeyi gösterebilmesidir.
Bu yazıda bugüne kadar hiç rastlamadığınız kadar hayret verici,
hayranlık uyandırıcı, bakış açınızı tamamen değiştiren bir ilim
anlatılmaktadır. Bu ilim, tarih boyunca büyük İslam alimlerinin
dikkat çektiği, günümüzde de bilimin kesin olarak kanıtladığı bir
gerçektir. İnsan, yaşamının başından itibaren içinde yaşadığı dünyanın
kesin bir maddesel gerçekliği olduğuna şartlanmıştır. Bu şartlanma
içinde büyür ve tüm hayatını bu bakış açısı üzerine kurar. Ancak
modern bilimin ulaştığı sonuçlar, sanıldığından çok farklı ve çok
önemli bir gerçeği ortaya çıkarmıştır. Allah'ın yaratışındaki en
önemli gerçeklerden biri olan bu ilim, insanın hem kendisine, hem
çevresine, hem hayata, hem de olaylara bakışını tamamen değiştirecek
niteliktedir: Bu gerçek, maddenin, evrenin ve içindeki herşeyin
bir hayal, bir "algılar bütünü" olduğudur. Bu, olağanüstü, hayret
verici gerçeği anlamak için ilk olarak madde sandığımız varlıkları
bize tanıtan duyularımızın ve beynimizin nasıl işlediğini hatırlamak
yardımcı olacaktır.
Dünya Hayatı, Duyularımızla Elde Ettiğimiz
Algılardan Oluşur
Görme, duyma, koklama,
tat alma, dokunma duyularımızın tamamı birbirlerine benzer bir işleyişe
sahiptir. Dışarıda var olduğunu düşündüğümüz nesnelerden gelen etkiler,
(ses, koku, tad, görüntü, sertlik vs.) sinirlerimiz vasıtasıyla
beyindeki duyu merkezlerine aktarılırlar. Beyne ulaşan söz konusu
etkilerin tamamı elektrik sinyallerinden ibarettir. Örneğin görme
işlemi sırasında dışarıdaki bir kaynaktan gelen ışık demetleri (fotonlar)
gözün arka tarafındaki retinaya ulaşır ve burada bir dizi işlem
sonucunda elektrik sinyallerine dönüştürülür. Bu sinyaller, sinirler
vasıtasıyla beynin görme merkezine iletilir. Ve biz de, birkaç santimetreküplük
görme merkezinde rengarenk, pırıl pırıl, eni, boyu, derinliği olan
bir dünya algılarız. Aynı sistem diğer duyularımız için de geçerlidir.
Tadlar dilimizdeki bazı hücreler tarafından, kokular burun epitelyumundaki
hücreler tarafından, dokunmaya ait hisler (sertlik, yumuşaklık vs.)
deri altına yerleştirilmiş özel algılayıcılar ve sesler de kulaktaki
özel bir mekanizma tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülerek
beyindeki ilgili merkezlere gönderilir ve o merkezlerde algılanırlar.
Konuyu daha netleştirmek için şöyle örneklendirebiliriz: Şu an bir
bardak çay içtiğinizi düşünelim. Elinizde tuttuğunuz bardağın sertliği
ve sıcaklığı deri altındaki özel algılayıcılar tarafından elektrik
sinyallerine dönüştürülerek beyne iletilir. Aynı zamanda çaya ait
keskin koku, onu yudumladığınız anda hissettiğiniz şekerli tad ve
bardağa baktığınızda gördüğünüz kahverengi renk de ilgili duyularınız
tarafından birer elektrik akımı olarak beyne ulaştırılır. Hemen
arkasından masaya koyarken bardağın cama çarpmasıyla çıkan ses de
kulağınız tarafından algılanıp beyne elektrik sinyali olarak gönderilir.
Ve bu algıların tümü beyindeki birbirinden farklı, ama birbiriyle
ortak çalışan duyu merkezleri tarafından yorumlanır. Siz de bu yorumun
bir sonucu olarak bir bardak çay içtiğinizi düşünürsünüz. Yani aslında
herşey beyindeki duyu merkezlerinde olup bitmektedir, ama siz tüm
bu algılarınızın somut bir varlığı olduğunu zannedersiniz. Oysa
bu noktada yanılırsınız, çünkü beyninizde algıladığınız hislerin
kafatasınızın dışında bir varlığı olduğunu düşünmek için hiçbir
deliliniz yoktur. Eğer beyninize giden görme sinirlerini kesseniz,
bir anda görüntü yok olur. Aynı şekilde işitme sinirlerinde bir
problem olsa, dışarıda var olduğunu zannettiğiniz ses de bir anda
kesilir.
Buraya kadar anlatılanlar bugün bilim tarafından kesin olarak ispatlanmış,
APAÇIK gerçeklerdir. Hangi bilim adamına sorsanız bu sistemlerin
işleyişini, içinde yaşadığınız dünyanın aslında beyninizde algılanan
bir hisler bütünü olduğunu sizlere anlatabilir. Örneğin İngiliz
fizikçi John Gribbin beynin yaptığı yorumlarla ilgili olarak şöyle
demektedir:
... Duyularımız ise, dış dünyadan gelen uyarıların beynimizdeki
bir yorumu niteliğindedir; sanki bahçede bir ağaç varmış gibi...
Fakat beynim, duyularımın süzgecinden geçen uyarıları algılar.
Ağaç sadece bir uyarıdır. O halde hangisi gerçektir? Duyularımın
ortaya çıkardığı ağaç mı, yoksa bahçedeki ağaç mı? (Taşkın Tuna,
Uzayın Ötesi, sf.194)
Ancak bilimsel anlatımların dışında, maddenin dışarıdaki haliyle
muhatap olmadığınızı anlamak için çok kolay bir metod deneyebilirsiniz.
Bilgisayar ekranına bakarken bir yandan da bir elinizle gözünüz
tek gözünüzü alt tarafından hafifçe kaşıyın. Kaşırken eliniz ileri
geri gittikçe, bu dergi sayfasının da aynı şekilde ileri geri gittiğini
göreceksiniz. Şimdi düşünün; acaba bu bilgisayar masanın üzerinde,
sizin durduğunuz zannettiğiniz yerde mi? Yoksa kaşımanın etkisi
ile görüntüsü yukarı aşağı oynayan, beyninizdeki bir görüntüden
mi ibaret? İşte tek başına bu örnek dahi burada anlattığımız gerçeği
kavramanız için bir başlangıç olabilir.
Kapkaranlık Bir Mekanda Üç Boyutlu, Derinlikli,
Rengarenk Bir Görüntü
Buraya kadar anlattıklarımız üzerinde düşündüğümüzde, son derece
şaşırtıcı ve düşündürücü bir gerçek karşımıza çıkar: Bilindiği gibi
beynimiz kafatasımızın içinde korunur ve kafatası ışığı içeri geçirmez.
Yani kafatasımızın içi zifiri karanlıktır. Ama biz bu zifiri karanlıkta
masmavi denizleri, yemyeşil ağaçları, rengarenk çiçekleri, güneşin
pırıltılarını ve renklerin her tonunu görebiliriz. Bu, son derece
ilginçtir ve üzerinde düşünülmesi gerekir. Çünkü eğer biz varlıkların
bizim dışımızdaki hallerini görüyor olsaydık, bu dışarıdaki görüntünün
ışıltısını, renklerini, pırıltısını asla göremezdik. Çünkü bu pırıltılar
ve ışıklar kafatasımıza takılacak ve beynimizeki görme merkezine
asla ulaşamayacaktı. Öyle ise biz bu pırıltıları, ayın ve güneşin
ışığını, salonumuzdaki avizenin parlaklığını nasıl görebiliyoruz?
Işığın asla ulaşamadığı beyinde ışıklı görüntüler nasıl oluşuyor?
Bu bölümün devamında bu sorunun cevabını alacağız.Bu gerçeklerin
ardından ulaştığımız sonuçlardan biri ise şudur: İnsan hiçbir zaman
kafatasının dışındaki dünyayı bilemez.İnsanın tek yapabildiği beynin
elektrik sinyalleri olarak ulaşan etkileri seyretmektir.
Uzaklık Hissi Yanıltıcıdır
Bunları okurken, odanızın kapısı veya bilgisiyarınız ile aranızdaki
uzaklık hissi sizi yanıltabilir. "Herşey beynimdeki küçücük bir
noktaya nasıl sığıyor? Güneş, ben ve deniz nasıl aynı noktada bulunabiliyoruz?"
diye düşünebilirsiniz. Aslında uzaklık da beyinde meydana gelen
bir boşluk hissinin algılanmasından başka bir şey değildir. Dolayısıyla
insanın kendisinden çok uzakta zannettiği herşey aslında beynindeki
küçücük bir noktada oluşmaktadır. Yani iki boyutlu bir noktada muhteşem
bir üç boyutluluk, derinlik algısı vardır. Örneğin uçsuz bucaksız
gökyüzü, alabildiğine uzanan deniz, caddenin karşısındaki gökdelen,
trafikteki arabalar ve diğerleri. Bunu daha anlaşılır kılmak için
şöyle bir örnek verebiliriz. Evinizde izlediğiniz televizyon aslında
düz bir satıh üzerindedir ve iki boyutludur. Ancak bu iki boyut
üzerinde ışık, gölge oyunları ve perspektif kullanılarak pekala
üç boyutlu, derinliği olan, uzaklık hissini veren bir manzara görüntüsü
bulunabilir. İşte beynimizde oluşan algı da böyledir. Yani küçük,
düz bir satıh üzerinde oluşan görüntüde elimizdeki dergiden gökyüzündeki
güneşe kadar her mesafeyi algılayabiliriz. Ama hiçbiri aslında bizden
uzakta değildir. Hepsi içimizde, beynimizdeki minik bir noktada
hissedilen algılardır. Bedenimizin görebildiğimiz bölümü, güneş,
yıldızlar, bilgisayar ve karşımızda duran televizyon, hepsi beynimizdeki
küçücük bir noktada oluşmaktadır. Dışarıda asılları var mı, asla
bilemeyiz. Buraya kadar anlatılanları daha iyi anlayabilmek ve kavrayabilmek
için rüyaları düşünebiliriz.
Dünya Hayatı Rüyalarımızdan Farklı Değildir.
Bilindiği gibi, insanlar
rüyalarında çok net ve gerçekçi görüntüler görür, çeşit çeşit kokular
duyar, kimi zaman müzik dinler, kimi zaman araba kullanır, nefis
yiyecekler yiyerek tadlarını alır, annesini öper, heyecanlanır,
korkar, sevinirler. Üstelik her insan rüyası sırasında yaşadıklarının
gerçekliğinden emindir. Ancak, ortada ne yiyerek tadını aldığı ızgara,
ne sevdiği bir kedi, ne de kullanacağı bir araba vardır. Rüya gören
kişi o sırada hareketsiz ve gözü kapalı olarak yatağında uzanmaktadır.
Yani herşeyi beyninde yaşar, üstelik gerçek hayatından en küçük
bir fark olmaksızın. Peki rüyayı gerçekten ayıran nedir? Bakıldığında
ikisi de zihinde yaşanmaktadır, son derece benzerdir. Tek fark,
rüyalarda alıştığımız sebep sonuç ilişkilerinin olmaması ve bizim
rüyalarımızda gördüklerimizden sorumlu tutulmamamızdır.Buraya kadar
anlatılanlardan vardığımız kesin sonuç şudur: İnsanın dünya hayatı
olarak bildiği, gördüğü, işittiği, dokunduğu herşey aslında beyninde
oluşur. İnsanın yaşamının hiçbir anında, beyninin dışına çıkması
kesinlikle mümkün değildir.
Peki ama, bu kadar kusursuz, eksiksiz, mükemmel algıyı beyin oluşturabilir
mi? Oluşturduğu görüntüyü algılayabilir mi? Örneğin, beyinde oluşan
güzel bir manzara karşısında yine beyinde bir zevk alma duygusu
oluşabilir mi? Tüm bunları beyne veremeyeceğimiz çok açık bir gerçektir.
Sonuçta beyin incelendiğinde, karşımıza diğer canlı organlarda olan
protein ve yağ molekülleri çıkacaktır. Bu moleküllerin özü ise atomlardan
oluşmaktadır. Bütün bu görüntüleri atomların gördüğünü, bütün o
hisleri onların hissettiğini düşünmek ise mümkün değildir. Öyle
ise, gören, işiten, müziği duyduğunda zevk alan, özleyen, bağlılık,
vefa nedir bilen, bir kedi yavrusunu gördüğünde şefkat duyan, hatıraları
olan, üzülen, çileğin tadından zevk alan, bir dostunu gördüğünde
sevinen kimdir? Tüm bunların beyne ait olduğunu söylemek imkansızdır.
O halde gören, duyan, işiten ve hisseden beyin değildir. Bu, hepsinden
üstünde bir varlık olan ruhtur. Bizim içinde yaşadığımız evren,
dünya, hayatımız boyunca başımızdan geçen olaylar hepsi ruhumuza
seyrettirilen bir hayalden ibarettir.Peki kim bizim ruhumuza dünyayı,
insanları, bitkileri, bedenimizi ve gördüğümüz diğer her şeyi sürekli
olarak seyrettirmektedir?
Çok açıktır ki, içinde yaşadığımız tüm maddesel evreni, yani algılar
bütününü yaratan ve sürekli yaratmaya devam eden üstün bir Yaratıcı
vardır. Bu Yaratıcı, bu denli görkemli bir yaratılış sergilediğine
göre de, sonsuz bir güç ve kudret sahibidir. Yarattığı bütün algılar,
O'nun iradesine bağlıdır ve O bütün yarattıklarına her an hakimdir.
O üstün Yaratıcı, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'tır.Algılardan
oluşan bu evrenin dört bir yanında, gerçek varlık olarak sadece
Allah'ın Zatı vardır. Dolayısıyla insana en yakın olan varlık da
Allah'tır. Bu gerçek, Kuran'da, "andolsun, insanı Biz yarattık
ve Biz ona şahdamarından daha yakınız" (Kaf Suresi, 16) ayetiyle
açıklanır.
Her nerede olsak Allah bizimle birliktedir. Siz bu yazıyı okurken
de, size en yakın olan varlık, gördüğünüz her şeyi an be an yaratmakta
olan Allah'tır. Allah bize bu dünya ile ilgili görüntüler gösterdiği
ve algılar verdiği sürece biz bu dünyada yaşarız. Bu dünyanın görüntülerini
ve algılarını kestiği, bize ölüm meleklerini gösterip farklı bir
boyuta ait algıları verdiği zaman ise ölmüş oluruz. Kıyamet günü,
hesap, cennet, cehennem ve bütün sonsuz hayatımız da bizim için
aynı şekilde yaratılacaktır.Tüm bunları yaratmaksa, bize sonsuz
gücünün ve sınırsız bilgisinin kanıtlarını henüz bu dünyadayken
sergileyen Allah için çok kolaydır.
Gerçekten Kaçılmaz
Açıkça
görüldüğü gibi, "dış dünya"nın maddesel bir gerçekliğe sahip olmadığı,
Allah'ın sürekli ruhumuza gösterdiği görüntüler bütünü olduğu bilimsel
ve mantıksal bir gerçektir. Ne var ki insanlar genelde bu gerçekten
kaçmaya, düşünmemeye çalışırlar. Çünkü bu sırrın açıklığa kavuşmasıyla
birlikte mallarıyla, arabalarıyla, dolarlarıyla, yatlarıyla, lüks
otomobilleri, marka kıyafetleri, soylu aileleri ve holdingleriyle
kibirlenen insanların kibirleri boşa gidecektir. Örneğin, gururla
zırhlı arabasına ve büyük bir arazi üzerine kurulu evine helikopterinden
bakan zengin bir işadamı, bu gerçeği kabul ederse bir anda hayalden
oluşan ve hayal içinde yaşayan aciz bir varlık olduğunu anlayacaktır.
İman etsin veya etmesin, Allah'ın yüceliğini, büyüklüğünü ve tek
mutlak varlık olduğunu da takdir etmek durumunda kalacaktır. Böylece
kendi güçsüzlüğü ve Allah'a ne kadar muhtaç olduğu ortaya çıkacaktır.
Maddenin bir hayalden ibaret olduğu anlaşıldığında, lüks kafelerde,
eğlence merkezlerinde gösteriş yapmanın, insanları aşağılamanın,
büyüklenmenin, diğerleri ile alay etmenin, kaş göz işaretlerinde
yapmanın ne derece anlamsız olduğu idrak edilecektir. Materyalist
zihniyetteki insanların tüm korkularının ve gerçekten kaçmalarının
nedeni budur; bu gerçeği bilmekten dolayı kibir, hırs ve sahiplenme
üzerine kurulu hayatlarının kendilerince "tadı kaçacak"tır. Bunun
için bu konuyu hem düşünmezler, hem de düşünülmesini ve gündeme
getirilmesini istemezler.
Kuşkusuz bu gerçeğin farkına varmak materyalistler için olabilecek
en dehşet verici olaydır. Çünkü sahip oldukları herşeyin bir hayalden
ibaret olması, kendi tabirleri ile onlar için henüz dünyadayken,
"ölmeden bir ölüm" hükmündedir. Bu gerçekle birlikte, bir Allah,
bir de kendileri kalmıştır. Nitekim Allah, "kendisini tek olarak
(ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak" ayetiyle, her
insanın Kendi katında aslında yapayalnız olduğu gerçeğine dikkat
çekmiştir. (Müddessir Suresi, 11)İşte bu yüzden bu gerçeğin insanlara
yaygın olarak anlatılması çok önemlidir. Çünkü maddenin gerçek mahiyeti
ile ilgili bu konu, maddeyi ilah edinen materyalist felsefeyi kesin
olarak yıkan, tutunduğu tüm dalların kırılmasına vesile olan bir
gerçektir. Bu gerçeğin yaygınlaşmasıyla 21. yüzyıl, insanların yaygın
olarak İlahi gerçekleri kavrayacakları ve tek mutlak varlık olan
Allah'a dalga dalga yönelecekleri bir tarihsel dönüm noktası olacaktır.
21. yüzyılda, 19. yüzyılın materyalist inançları tarihin çöplüğüne
atılacak, Allah'ın varlığı ve yaratışı kavranacak, mekansızlık,
zamansızlık gibi gerçekler anlaşılacak, insanlık asırlardır gözünün
önüne çekilen perdelerden, aldatmacalardan ve batıl inanışlardan
kurtulacaktır.
BÜYÜK İSLAM ALİMLERİNİN MADDENİN GERÇEĞİ İLE
İLGİLİ GÖRÜŞLERİ
"Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayaldir. Ya aynalardaki akislerdir,
ya da gölgeler gibidir." (Mevlana Cami)
"Allah... yarattığı varlıkların vücutlarını yokluktan başka bir
şey yapmadı... Tüm bunları, his ve vehim (algı) derecesinde yarattı...
Alemin varlığı his ve vehim derecesinde olup, maddi derecede değildir...
Gerçek manada dışarıda (dış düyada) Yüce Zat'tan (Allah'tan) başkası
yoktur." (İmam Rabbani Hz. Mektupları, cilt II, 357. Mektup, sf.
163)
"O mevhum daire, hayalde resmedilir. O resmedildiği
mertebede de görülür. Ama hayal gözü ile. Fakat dışarıda baş gözü
ile görüldüğü sanılır. Ne var ki durum öyle değildir. Dışarıda
onun ne ismi vardır ne de izi. Evet böyle bir durum yoktur ki
orada, görülsün. Aynaya yansıyan bir kişinin yüzü dahi, bu şekil
üzeredir. Zira onun dışarıda bir sabitliği yoktur. Elbette onun
sabitliği ve görüntüsü: Her ikisi birden HAYALDEDİR. En iyi bilen
Sübhan Allah'tır." (İmam Rabbani Hz. Mektupları, cilt II, 470.
Mektup, sf. 1432)
Beynimizin içinde bulunduğu
kafatası, ışığı içeri geçirmez. Dolayısıyla kafatasımızın içi zifiri
karanlıktır. Ama biz bu zifiri karanlıkta masmavi denizleri, yemyeşil
ağaçları, rengarenk çiçekleri, güneşin pırıltılarını ve renklerin
her tonunu görebiliriz.İnsanın yaşamı boyunca gördüğü her görüntü
beynin arka kısmındaki görme merkezinde oluşur ve bu merkez yalnızca
birkaç cm3 büyüklüğündedir. Dar bir odanın görüntüsü de, geniş bir
manzaranın görüntüsü de beyindeki bu küçücük alana sığmaktadır.
İnsan, rüyadayken kendini çok güzel bir arabaya sahip olmuş olarak
görebilir ve o anı tüm gerçekliği ile yaşayabilir. Ancak uyandığında
rüya gördüğünü anlar. İnsan, bu anlatılanlar doğrultusunda biraz
derin düşünürse, bu hayret verici, olağanüstü durumu kendisi de
açıkça fark eder. Yani, dünyadaki bütün olayların bir hayalden ibaret
olduğunu...