Dünya Müslümanlarının, güçlü ve aktif bir İslam Birliği
sağlayamamış olmaları, günümüzde yaşanan çeşitli sorunların temelinde
yer alan önemli bir eksikliktir.
Güçlü bir birlik sağlandığında bugün yaşanan sorunların
benzerleriyle ya hiç karşılaşılmayacak ya da karşılaşılan tüm sorunlar
tahmin edilenden çok daha kısa süre içinde çözüme kavuşturulacaktır.
Bugün İslam dünyasının önündeki en büyük sorun “parçalanmışlık”tır.
Bu parçalanmışlıkla dikkat çekilen husus, çoğulluk, yani İslam dünyası
içinde farklı mezhepler ve uygulamaların var olması değildir. Müslümanların
parçalanmışlıktan kurtulmaları da hepsinin tek bir uygulama ya da
yöntem altında toplanması anlamını taşımaz. Önemli olan, bu farklılıkların
inanç birliği altında, çoğulcu bir hoşgörü ve dayanışma içinde toplanmasının
sağlanmasıdır. Görüş, düşünce ve uygulama farklılıkları her toplum
içinde karşılaşılan olağan durumlardır. İslam ahlakının gereği tüm
farklılıklara rağmen Müslümanların, birbirlerinin kardeşleri oldukları
gerçeğini unutmamalarıdır. Irkı, dili, vatanı, mezhebi ne olursa
olsun tüm Müslümanlar kardeştirler. Bu nedenle İslam dünyası içindeki
farklılıklar birer zenginlik olarak değerlendirilmeli, bunlar, Müslümanların
birbirleri ile çekişmesine neden olan, onları ana konulardan uzaklaştırıp,
acil ve önemli sorunlara tedbir alınmasını engelleyen çatışma ve
ayrılık nedenlerine dönüşmemelidir. Müslümanların birlik ve beraberliklerinin
önündeki engellerin bir kısmından burada bahsederek çözümlerini
ortaya koyacağız.
KURAN AHLAKI GEREĞİ GİBİ YAŞANMALIDIR
İslam dünyasının günümüzdeki parçalanmışlığının en önemli nedenlerinden
biri, tüm farklılıklara rağmen Müslümanların, birbirlerinin kardeşleri
oldukları gerçeği olduğu bilincinin eksikliğidir. Bunun sebebi de
Kuran ahlakından uzaklaşılmış, bunun yerine din dışı fikir akımlarının
ve düşüncelerin etki kazanmış olmasıdır.
Bazı aydınlar, Batı'da gelişen din dışı felsefe ve ideolojilerin
yanılgılarına kapılmış, bu fikirleri Müslüman topraklarına ihraç
etmenin İslam dünyasını ileri götüreceğini sanmışlardır. Bu tarihi
hatanın neden olduğu tahribatın izleri bugün de açıkça görülmektedir.
Adaleti, fedakarlığı, merhameti, hoşgörüyü, açık fikirliliği, ileri
görüşlülüğü getiren Kuran ahlakının yerine, 19. yüzyılda moda olan
ama yanlışlıkları bugün ispatlanan bazı felsefe ve ideolojilerin
topluma benimsetilmeye çalışılmasıyla birlikte, Müslüman dünyasında
süregelen düzenin ve dayanışmanın yerini kargaşa ve parçalanmışlık
almıştır. Bu kargaşayı sona erdirmek için bazı ülkelerde, yine Kuran
ahlakına ters olan bir model ortaya çıkmış ve halkı acımasızca ezen
despot rejimler kurulmuştur.
Bugün de İslam dünyasının geleceğine yönelik stratejiler belirlenirken,
bu tarihi tecrübeden ders alınmalı, yanlış yönlendirme ve telkinlere
kapılmaktan sakınılmalıdır. Tarih açıkça göstermektedir ki, İslam
dünyası, ancak kendi özündeki değerlere sahip çıktığında yükselebilir.
Ve bu değerlerin en önemlilerinden biri, Kuran ahlakının gereği
olan Müslümanların birlik ve beraberliğidir.
Tarih açıkça göstermektedir ki, İslam
dünyası, ancak kendi özündeki değerlere sahip çıktığında
yükselebilir. Ve bu değerlerin en önemlilerinden biri,
Kuran ahlakının gereği olan Müslümanların birlik ve beraberliğidir.
İslam Birliği, başta Müslüman ülkeler olmak üzere, tüm insanların
dertlerine çare bulmakla, onlara arayışı içinde oldukları huzuru
ve güvenliği sağlamakla yükümlüdür. Her Müslüman ülkenin kendi siyasi,
demografik ve ekonomik sorunları vardır. Dünyanın farklı bölgelerinde
de, bu bölgelere has çeşitli sorunlar yaşanmaktadır. Bu sorunların
her biri için farklı tedbirler alınması, farklı çözümler uygulanması
gerekebilir. Ancak temeldeki sorun ve bu soruna getirilecek esas
çözüm her yer için aynıdır. İnsanlara sıkıntı ve rahatsızlık veren
pek çok gelişme, Kuran ahlakının gereği gibi yaşanmıyor olmasından
kaynaklanmaktadır. Ve bu sorunlara çözüm üretilememesinin temelinde
de, olayların Kuran'ın rehberliğinde değerlendirilmiyor olması vardır.
Bu nedenle tüm bu sorunların çözümünde, Kuran ahlakının insanlara
kazandırdığı; açık görüşlülük, pratiklik, geniş düşünebilme gibi
vasıflar ve dürüstlük, fedakarlık, adalet, iyilikseverlik gibi ahlaki
erdemler, Müslümanlara yol gösterecektir.
2. BÖLÜM
ÇAĞDAŞ BİR “MERKEZİ OTORİTE”NİN EKSİKLİĞİ
İslam Birliği, temel İslami değerleri ve inançları
esas almalı, uygulama ve görüş farklılıklarını hoşgörü ve anlayışla
karşılamalı, bu farklılıkları bir kültür zenginliğine dönüştürebilmeyi
başarmalıdır.
Bugün İslam dünyasının durumu değerlendirildiğinde ilk dikkati
çekecek özelliklerden birisi, Müslümanların kendi aralarındaki parçalanmışlığı
olacaktır. Kimi İslam ülkeleri arasında derin anlaşmazlık ve ihtilaflar
vardır. Hatta yakın geçmişte, İran-Irak Savaşı, Irak'ın Kuveyt'i
işgali, Pakistan-Bangladeş Savaşı gibi Müslüman ülkeler arasında
geçen savaşlar yaşanmıştır. Müslüman ülkelerde çoğunlukla etnik
ve siyasi sorunlar nedeniyle yaşanan iç savaş ve çatışmalar da -örneğin
Afganistan'da, Yemen'de, Lübnan'da, Irak'ta veya Cezayir'de olduğu
gibi- İslam dünyasının, olması gerektiği gibi olmadığını göstermektedir.
Öte yandan İslam dünyasının dört bir yanında birbirinden son derece
farklı dini yorumlar, görüşler ve modeller hakimdir. Neyin gerçekten
İslam'a uygun neyin de aykırı olduğunu belirleyecek, bu konuda dünya
Müslümanlarının geneline yön verecek, onları uzlaştırabilecek merkezi
bir otorite yoktur. Katoliklerin Vatikan'ı, Ortodoks Hıristiyanların
Patrikhaneleri vardır, ama İslam dünyasında dini bir birlik ve merkez
bulunmamaktadır.
Oysa İslam ahlakının özünde birlik vardır. Bu birlik Allah’ın Kuran’da
Müslümanlara bir emridir:
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın.
Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. (Al-i İmran,
103)
Günümüzde İslam dünyasının tümüne yol gösterecek çağdaş bir merkezi
otorite kurulabilir. Demokratik esaslara ve hukukun üstünlüğü prensibine
dayanan merkezi bir İslami otoritenin ve bir İslam Birliği'nin kurulması
İslam dünyasının mevcut sorunlarının giderilmesinde çok önemli bir
adım olacaktır.
Demokratik esaslara ve hukukun üstünlüğü
prensibine dayanan merkezi bir İslami otoritenin ve bir
İslam Birliği'nin kurulması İslam dünyasının mevcut sorunlarının
giderilmesinde çok önemli bir adım olacaktır.
Bu merkezin mutlaka tüm Müslümanlara hitap edecek bir yapıda olması,
diğer bir deyişle bütün farklı anlayışları şemsiyesi altında toplayabilmesi
şarttır. İslam Birliği, temel İslami değerleri ve inançları esas
almalı, uygulama ve görüş farklılıklarını hoşgörü ve anlayışla karşılamalı,
bu farklılıkları bir kültür zenginliğine dönüştürebilmeyi başarmalıdır.
Bu farklılıklar ortak karar almayı ve siyasi iradeyi faaliyete geçirmeyi
engelleyici unsurlar haline getirilmemelidir. Müslüman ülkeler arasındaki
tüm ihtilaflar bu merkezde çözüme kavuşturulmalı, anlaşmazlıklar
ortadan kaldırılmalıdır. Kendi iç sorunlarını çözebilen bir İslam
dünyası, diğer medeniyetlerin üyeleriyle yaşayabileceği sorunları
da kolaylıkla çözebilecek bir imkana sahip olacaktır. Bu şekilde
tüm Müslümanları birleştiren bir merkezin, ortak politikalar üretmesi
ve bu politikaların uygulamaya geçirilmesini sağlaması mümkün olur.
İslam Birliği'ni bekleyen daha pek çok sorumluluk, bu merkezin
oldukça aktif çalışması gerektiğini göstermektedir. Birliğin düzenli
faaliyet gösterebilmesi için, daimi bir merkezinin bulunması, birbirleri
ile koordineli olarak çalışacak karar ve yürütme merkezlerinin oluşturulması,
gerekli tüm alt birimlerin kurulması ve tüm bu kurumların sürekli
aktif olması sağlanmalıdır. Zamanlaması doğru, neticeleri isabetli
kararların alınması için gereken alt yapı tesis edilmelidir. Bu
birlik faaliyetleri ile güven vermeli, üyeler de kendi haklarının
birlik tarafından en iyi şekilde korunacağından emin olmalıdırlar.
İslam Birliği değişen siyasi koşullara kolaylıkla uyum sağlayabilecek
bir esnekliğe ve gerekli stratejileri geliştirebilecek bir ileri
görüşlülüğe sahip olmak zorundadır. Dünyadaki gelişmeler karşısında
yalnızca reaktif tepkiler veren, kınamak ya da kanaat belirtmekle
yetinen bir organizasyon değil, inisiyatif kullanabilen aktif bir
merkeze ihtiyaç duyulduğu açıktır. Bu merkezin sürekli takip ve
koordinasyon görevini üstlenmesi, faaliyetlerinin tüm üye ülkelerin
menfaatlerini kuşatıcı olması gerekir. Bu birlik tüm gelişmeleri
objektif bir yaklaşımla değerlendirerek, tüm İslam dünyasının taleplerini
göz önünde bulundurmalıdır. Üye ülkeler arasında oluşabilecek bunalımları
giderici, çıkar çatışmalarını ortadan kaldırıcı ve Müslümanların
diğer toplumlarla ilişkilerinde onları koruyucu bir mekanizma olarak
görev yapacak İslam Birliği, İslam dünyasının kültürel, ekonomik
ve siyasi etkinliğini artıracaktır.
3. BÖLÜM
EKONOMİK, KÜLTÜREL VE TEKNOLOJİK ALANDA İLERLEME
SAĞLANMALIDIR
İslam Birliği'nin öncelikli hedefleri arasında, İslam dünyasının
kalkındırılması, fakir ülkelerin desteklenerek ekonomik sorunlarının
çözülmesi gelmelidir.
Tüm Müslüman ülkelerde;
- Yoksullukla mücadele edilmeli,
- Yeni yatırımlar teşvik edilerek iş imkanları oluşturulmalı,
- Toplumsal düzen ve istikrar sağlanmalı,
- Sosyal adalet garanti altına alınmalı, ekonomik eşitsizlikler
ortadan kaldırılmalı,
- Uluslararası ve bölgesel ilişkiler ve iş birlikleri güçlendirilmelidir.
İslam dünyası içinde maddi farklılıklardan kaynaklanan sıkıntıların
azaltılması gereklidir. Ekonomide, siyasi alanda ve hepsinden önemlisi
kültürel sahada Müslüman ülkeler arasında gerçekleştirilecek bir
bütünlük, geri kalmış olanların hızla ilerlemesine, gerekli imkana
ve alt yapıya sahip olanların bunları en verimli şekilde kullanabilmelerine
olanak tanıyacaktır. Böyle bir bütünlüğün sağlayacağı faydalardan
biri de ekonomide büyüme ve bilim ve teknoloji alanında yaşanacak
gelişme olacaktır.
Ekonomik büyüme, bilim ve teknolojiye yapılacak yatırımları artıracak,
teknolojinin ilerlemesi ekonominin daha da hızla büyümesini sağlayacaktır.
Ekonominin gelişimi ile birlikte eğitim seviyesinde de doğal bir
yükselme olacak, toplum çok yönlü gelişecektir. İslam Birliği çatısı
altında bireylerin vize ve sınır engeli olmadan rahatça hareket
edebildikleri, ticaret serbestliğinin olduğu, serbest girişimciliğin
desteklendiği bir sistem, İslam dünyasının hızla kalkınmasına aracı
olacaktır. Bu kalkınma hareketi, doğal olarak Müslüman ülkelerin
hızla modernleşmelerini ve ileri toplumlar seviyesine ulaşmalarını
sağlayacaktır.
İslam Birliği çatısı altında bireylerin
vize ve sınır engeli olmadan rahatça hareket edebildikleri,
ticaret serbestliğinin olduğu, serbest girişimciliğin
desteklendiği bir sistem, İslam dünyasının hızla kalkınmasına
aracı olacaktır.
Müslümanların ekonomi kültürünün Batı toplumlarına egemen olan
hedonist (zevk merkezli) ekonomik kültürden farklı olduğunu ve olacağını
da burada hemen belirtmek gerekir. İslam'da da Batı toplumlarında
olduğu gibi serbest ekonomi geçerlidir. Özel mülkiyet hakkı vardır
ve herkes dilediği gibi teşebbüste bulunabilir. Ancak, elde edilen
kazancın değerlendirilmesi konusunda, İslam ahlakı, bireylere ahlaki
sorumluluklar getirerek, toplumda sosyal adalet kurulmasını sağlar.
Zenginlerin kazancında fakirler için de bir pay vardır ve en önemlisi,
bu zenginlerden zorla toplanan bir vergi değil, onların inançları
nedeniyle gönül rızasıyla verdikleri bir bağıştır. İslam'da sosyal
adalet, sosyalist sistemlerin deneyip de başaramadığı gibi merkezi
planlamayla ve devlet baskısıyla değil, topluma egemen olan ahlaki
değerlerle sağlanır. Öte yandan İslam ahlakı, zenginleri aşırı tüketimden
ve israftan da sakındırır.
İslam Birliği'nin teşvik edeceği ve başlatacağı kalkınma ve gelişme
de, Batı'daki kalkınmanın birebir aynısı olmayacaktır. Batı'nın
kalkınması sırasında, çok büyük toplumsal adaletsizlikler yaşanmıştır.
Örneğin Batı'nın gelişiminin öncüsü olan İngiltere'de, 18. ve 19.
yüzyıllar boyunca, korkunç bir sömürü hakim olmuştur. Tüm sanayileşen
Batı ülkelerin acı deneyimler yaşadığı, Batı'nın yükselişinin milyonlarca
fakir insanın ezilmesiyle sağlandığı, tarihin bilinen bir gerçeğidir.
İslam ahlakının egemen olacağı bir toplumun kalkınma modeli ise,
sosyal adaleti de içinde barındıracaktır. Batı'daki adaletsizlikler,
o dönemde Batı'ya egemen olan materyalist felsefelerin "insan doğası"
hakkındaki yanlış tanımından doğmuştur. İslam ahlakı ise insanların,
hem atak ve girişken hem de merhametli, özverili ve adaletli olmalarını
sağlar. Nitekim tarihte de böyle olmuştur. İslam medeniyetinin büyük
yükselişi boyunca, Müslümanlar aynı zamanda ekonomide de dünya lideri
olmuş, özellikle ticarette büyük başarılar kazanmışlardır. Ancak
bu zenginleşme, modern Batı'da olduğu gibi bir grup zenginin elinde
kalmamış, İslam ahlakı gereğince tüm topluma yayılmıştır. Allah,
Müslümanlrın arasında hem ekonomik hem de sosyal anlamda sevgi üzerine
kurulmuş, adaletli ve dayanışmalı bir devlet ve toplum anlayışı
olmasını Kuran’da şu şekilde emretmiştir:
Allah'ın o (fethedilen) şehir halkından Resûlü’ne
verdiği fey, Allah'a, Resûl’e, (ve Resûl’e) yakın akrabalığı olanlara,
yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Öyle ki (bu mallar
ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet
olmasın. Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa
artık ondan sakının ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, cezası
(ikâbı) pek şiddetli olandır.
(Bundan başka bu mallar) Hicret eden fakirleredir
ki, onlar, Allah'tan bir fazl (lütuf ve ihsan) arayıp, Allah'a ve
O'nun Resûlü’ne yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından sürülüp-çıkarılmışlardır.
İşte bunlar, sadık olanlar bunlardır.
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp
imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler
ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu)
duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini)
öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından'
korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşir Suresi,
7-9)
İslam medeniyetinin sosyal yardımlaşma kurumları olan vakıflar,
külliyeler, aş evleri, kervansaraylar, halka açık hamamlar, kütüphaneler;
İslam'da refahın ve kültürün sadece bir zümrenin elinde kalmadığını,
tüm topluma yayıldığını göstermektedir. Çağımızda da İslam Birliği'nin
ortaya koyacağı kalkınma modeli bu olmalıdır.
4. BÖLÜM
RADİKALİZM İSLAM AHLAKINA UYGUN DEĞİLDİR
Müslümanların yeniden dünyaya yön veren, ışık tutan,
adalet ve barış getiren, kendisine gıpta edilen bir medeniyet kurmaları
için gereken, İslam dünyasında ahlaki, ilmi, imani bir yeniden doğuş
başlatmak ve bir yandan da Müslümanların siyasi birliğini sağlamaktır.
Radikalizm, herhangi bir konuda sert, kökten, devrimsel ani değişimler
savunmak ve bu yönde tavizsiz bir politika izlemek anlamına gelir.
Radikaller, katı, sivri, hatta kimi zaman saldırgan bir üslup kullanan
kimseler olarak bilinir.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da bir Müslümanın kıstası Kuran
ve sünnet olmalıdır. Kuran ahlakında ise, "radikalizm" olarak tanımlanan
üslubun, Allah’ın müminlere emrettiği üslupla hiç de uyuşmadığını
görürüz. Allah Kuran'da müminlerin yumuşak sözlü, kavga ve çatışmadan
kaçınan, en aleyhte gibi gözüken insanlara karşı dahi ılımlı ve
dostça yaklaşan, sevecen bir karaktere sahip olduklarını bildirmiştir.
Bu konuda bize yol gösteren örneklerden biri, Allah'ın Hz. Musa'ya
ve Hz. Harun'a Firavun'a tebliğ yapmaya gitmelerini bildirirken
verdiği "yumuşak söz söyleyin" emridir:
İkiniz Firavun'a gidin, çünkü o, azmış bulunuyor.
Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi titrer-korkar.
(Taha Suresi, 43-44)
Firavun kendi devrinin zulüm ve isyanda en ileri gitmiş inkarcısıdır.
Allah'ı inkar edip kendini putlaştırmış (Allah’ı tenzih ederiz),
dahası iman edenlere korkunç zulümler ve katliamlar uygulamış bir
despottur. Ama bu denli düşman bir insana giderken dahi Allah peygamberlerine
"ona yumuşak söz söyleyin" buyurmaktadır. Dikkat edilirse Allah'ın
bildirdiği yöntem, ılımlı bir üslupla diyalog kurmaktır. Bunun en
güzel örneklerinden birini tarihte Selahaddin Eyyübi’de görürüz.
Allah Kuran'da müminlerin yumuşak sözlü,
kavga ve çatışmadan kaçınan, en aleyhte gibi gözüken insanlara
karşı dahi ılımlı ve dostça yaklaşan, sevecen bir karaktere
sahip olduklarını bildirmiştir.
İslam’ın muzaffer komutanı Selahaddin Eyyubi tarihte İslam Birliği’ni
güzel bir örneğiyle inşa etmişti. Onun sahip olduğu İslam ahlakı
sayesinde sağladığı düzenin dikkat çekici bir başka yönü, kendi
tarafındaki radikalleri de dizginlenmiş olmasıydı. III. Haçlı Seferi'ni
yöneten İngiliz Kralı Richard'ın Akra Kalesi'nde 3 bin Müslüman
sivili acımasızca katletmesi üzerine, bazı kişiler intikam arayışına
girmişler ve bunu da Yafa kentindeki (bugünkü Tel-Aviv) Hıristiyanlara
karşı toplu bir kıyıma girişerek uygulamak istemişlerdi. Selahhaddin
Eyyubi, kendi ordusu içindeki bu radikal eğilimi durdurmak, yatıştırmak
ve Yafa'daki Hıristiyanlara güvenlik sağlamak için büyük çaba gösterdi
ve bunda da başarılı oldu.
Sonunda Selahaddin Eyyubi, Haçlılara birtakım imtiyazlar ve imkanlar
vererek, kutsal topraklara barış getirmeyi de başardı. 28 Ağustos
1192'de Haçlılarla Müslümanlar arasında barış anlaşması imzalandı.
Bunun ardından Selahaddin Eyyubi, bu kenti ele geçirmek için binlerce
Müslümanı öldürmüş olan Haçlı komutanlarına büyük bir jestte bulunarak,
onları kendisinin misafiri olarak Kudüs'e davet etti. Kudüs'ü ziyaret
eden Haçlı komutanlar, Müslümanlarda gördükleri bu büyük bağışlayıcılık,
hoşgörü ve adalet karşısında hayranlıklarını gizleyemediler. Selahaddin
Eyyubi bir keresinde, düşmanı olan İngiliz Kralı Richard'ın hasta
olduğunu öğrenmiş, bunun üzerine ona özel doktorunu ve ateşini dindirmesi
için kar göndermişti. Selahaddin Eyyubi'nin Kuran ahlakına dayanan
bu yüksek ahlakı, onu tüm Avrupa'da efsaneleştirdi. Şüphesiz Eyyübi’nin
bu ahlakı, Kuran’da Allah’ın peygamberimizi (sav) övdüğü o büyük
ahlakın takipçisi olmasındandır.
Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.
(Kalem Suresi, 4)
Selahhaddin Eyyubi'nin kurmuş olduğu İslam Birliği, Müslümanlara
hem güç ve zafer vermiş, hem de İslam ahlakının özündeki adalet,
hoşgörü, barışseverlik gibi erdemlerin hayata geçirilmesine imkan
tanımıştı. Müslümanlar hem İslam'a hizmet etmek için harekete geçirilmişler,
hem de Müslümanlar arasında doğan bazı radikal eğilimler engellenerek,
Kuran ahlakına göre Müslümanların nasıl olması gerektiği gösterilmişti.
.
Selahaddin Eyyubi'nin kurduğu İslam Birliği'nden bugüne dek tam
8 yüzyıl geçti. Ama, tam da onun zamanındaki nedenlerle, bugün de
Müslümanlar için bir İslam Birliği gereklidir. İslam dünyası, farklı
coğrafyalarda farklı tehidtler altındadır. Dahası, İslam dünyası
diğer medeniyetlerin gerisinde kalmış, bilim, teknoloji, kültür,
sanat, düşünce gibi alanlarda -uzun zaman dünyanın öncüsü olmasına
karşın- geri duruma düşmüştür. Öte yandan diğer medeniyetlerde üretilen
birtakım yanlış felsefe ve ideolojiler de, 19. yüzyıldan itibaren
İslam dünyasına taşınmakta, Kuran ahlakını tam anlamıyla bilmeyen
bazı Müslümanları etkisi altına almaktadır. İslam'ı temsil etme
iddiasıyla ortaya çıkan, ama gerçekte İslam ahlakına tamamen aykırı
vahşetler uygulayan bazı radikaller ise, İslam ile diğer medeniyetler
arasında çatışma körüklemek isteyenlere, çoğu kez bilmeyerek, hizmet
etmektedirler.
Tüm bunların son bulması, Müslümanların yeniden dünyaya yön veren,
ışık tutan, adalet ve barış getiren, kendisine gıpta edilen bir
medeniyet kurmaları içinse, bir zamanlar Selahaddin Eyyubi'nin izlediği
yöntemin izlenmesi gereklidir: İslam dünyasında ahlaki, ilmi, imani
bir yeniden doğuş başlatmak ve bir yandan da Müslümanların siyasi
birliğini sağlamak.
5.BÖLÜM
RADİKAL MİLLİYETÇİLİK AKIMI ve
MÜSLÜMAN KARDEŞLİĞİN ZEDELENMESİ
İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu parçalanmışlık,
20. yüzyılın başında ortaya çıkmış bir durumdur. Bundan önce ise,
farklı mezhep, ırk ve dillerden Müslümanlar çeşitli İslam imparatorluklarının
yönetimi altında, birarada huzur ve güvenlik içinde yaşamaktaydılar.
Dahası, güçlüydüler.
Ancak 19. yüzyılın en yıkıcı akımlarından biri olan radikal milliyetçilik,
İslam dünyasında da etkisini gösterdi. Müslümanların bir kısmı,
Batılı fikri akımların etkisi altında kalarak kendilerine empoze
edilen bu ideolojiyi benimsediler. Bu esnada İslam imparatorluklarının
zayıflamasıyla, Müslümanların büyük çoğunluğu Batılı güçlerin sömürgesi
durumuna düştüler. Sömürgeci güçler İslam topraklarından çekilirken
de, bu toprakları yapay sınırlarla bölüp, çeşitli devletler oluşturdular.
Bu durum, bazı Müslümanlar arasında yayılan radikal milliyetçilik
hareketleri ile birleşince ortaya oldukça karışık bir tablo çıktı.
Müslüman toplumlar içindeki etnik farklılıklar, çatışma nedenine
dönüştü. Kısa bir süre öncesine kadar aynı topraklarda birarada
yaşayan halklar, bir anda farklı sınırlar içinde yaşayan, aralarında
anlaşmazlıklar olan, birbirine karşıt toplumlara dönüştüler. Hemen
her ülkeyle komşuları arasında başta sınır anlaşmazlıkları olmak
üzere çeşitli tartışma konuları doğdu. (Bu anlaşmazlıkların bir
kısmı, İran-Irak Savaşı örneğinde olduğu gibi, iki Müslüman devletin
birbiriyle kıyasıya savaşmasına kadar vardı.) Böylece, İslam dünyası
bir yüzyıl boyunca devam edecek bir istikrarsızlık sürecine girmiş
bulunuyordu.
Müslümanların birbirleri ile olan ilişkilerinde,
temel ölçü karşılarındaki kişinin ırkı, etnisitesi, dili
gibi özellikleri, sahip olduğu imkanları, makamı veya
mevkisi değil, imanı ve güzel ahlakıdır.
Burada hemen belirtmek gerekir ki, millet ve vatan sevgisi, bağımsızlık
talebi meşru ve asil duygulardır. Milliyetçilik duygusunun gayrimeşru
hale gelmesi, sevginin saplantılı bir tutkuya dönüşmesiyle olur.
Bir insan milletini severken, diğer milletlere karşı sebepsiz yere
husumet beslemeye başlarsa, kendi milletinin çıkarları için diğer
milletlerin ve halkların haklarını çiğnemeyi, örneğin onların topraklarını
ele geçirmeyi, mallarını yağmalamayı hedeflerse, gayrimeşru bir
çizgiye gelmiş demektir. Veya, kendi milletine olan sevgisini bir
tür ırkçılığa dönüştürdüğünde, yani kendi milletinin kalıtsal olarak
diğerlerinden üstün olduğunu iddia ettiğinde de yine gayrimeşru
bir fikir geliştirmiş olur. Milliyetçiliğin, iki Müslüman toplum
arasındaki "Müslüman kardeşliği" kavramını zedeleyecek, bunu ortadan
kaldırarak husumet tohumları ekecek bir şekilde yorumlanması da
yine yanlıştır.
Allah bu yanlış anlayışa Kuran'da dikkat çekmektedir. Ayetlerde
"öfkeli soy koruyuculuğu" olarak tarif edilen bu düşünce, cahiliyenin
(dinden uzak toplumların) bir özelliği olarak anlatılır:
Hani o inkâr edenler, kendi kalplerinde, 'öfkeli
soy koruyuculuğu'nu, cahiliyenin 'öfkeli soy koruyuculuğunu' kılıp-kışkırttıkları
zaman, hemen Allah; elçisinin ve müminlerin üzerine 'güven ve yatışma
duygusunu' indirdi ve onları "takva sözü" üzerinde "kararlılıkla
ayakta tuttu." Zaten onlar da, buna layık ve ehil idiler. Allah,
herşeyi hakkıyla bilendir. (Fetih Suresi, 26)
Dikkat edilirse ayette "öfkeli soy koruyuculuğu"ndan söz edilmekte,
buna karşılık Allah'ın müminlere güven ve yatışma duygusu verdiği
bildirilmektedir. Demek ki, kendi toplumuna (aşiretine veya milletine)
yönelik sevgisi sonucunda öfkeli ve saldırgan bir tavır sergileyen
insanların ruh hali Kuran ahlakına aykırıdır. Ve 19. yüzyılda materyalist
Avrupa'da gelişip, Müslüman toplumlara da oradan ihraç edilen milliyetçilik
anlayışı, öfkeli ve aşırı bir milliyetçiliktir. Yalnız İslam dünyasında
değil, neredeyse tüm dünyada çatışmalara ve siyasi istikrarsızlıklara
neden olmuştur.
Oysa insanlar arasında ırklarına ve soylarına göre ayrım yapmak,
etnik farklılıkları anlaşmazlık konusu kılmak Kuran ahlakına kesin
olarak aykırıdır. Rabbimiz bir ayette şu şekilde buyurmuştur:
Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir
dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve
kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün
(kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır.
Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)
Üstelik Allah, "Göklerin ve yerin yaratılması
ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O'nun ayetlerindendir.
Şüphesiz bunda, alimler için gerçekten ayetler vardır." (Rum
Suresi, 22) ayetiyle insanların farklı ırklardan ve milletlerden
olmasının Kendisi'nin ayetlerinden biri olduğunu bildirmiştir. Bu
farklılıklar birer çatışma ve husumet konusu değil, bir tür zenginlik
ve çeşitliliktir.
Tarih, İslam'ın etnik ayrılıkları uzlaştırmasının örnekleriyle
doludur. Hz. Muhammed (sav) sahabeyi ırk ve kabile ayrımcılığı yapmaktan,
insanları milletlerine, cinsiyetlerine, dillerine, aşiretlerine
göre ayırmaktan, hatta aynı toplum içinde insanları maddi imkanlarına
göre sınıflandırmaktan da kesinlikle sakındırmıştır. Peygamber Efendimiz
(sav), veda hutbesinde, "Ey İnsanlar! Muhakkak
ki Rabbiniz bir ve atanız da birdir. Hepiniz Adem'den Adem de topraktandır.
Allah yanında en üstün olanınız O'ndan en fazla korkanınızdır. Arab'ın
aceme, acemin de Arab'a, beyazın siyaha siyahın da beyaza bir üstünlüğü
yoktur, takva hariç" sözleri ile Müslümanları bu konuda dikkatli
olmaya davet etmiştir.
Peygamberimiz (sav) ve dört halife döneminde arka arkaya devam
eden fetihler, İslam dünyasının sınırlarını Doğu ve Batı'ya doğru
genişletmiş, farklı milletlerden pek çok insan İslam bayrağı altında
birleşmiştir. Kabile çatışmalarına, sonu gelmeyen kan kavgalarına
boğulmuş olan Ortadoğu, İslam ahlakının yayılması ile huzura kavuşmuş,
yalnız Araplar arasındaki kabile savaşları değil Müslümanların fethettikleri
tüm topraklardaki çatışmalar da son bulmuştur. Kimi Hıristiyan mezhepleri
arasında kıyasıya devam eden mücadeleler dahi, Müslümanların hakim
olduğu topraklarda barışla neticelenmiştir. Birbiri ile savaşan
kabileler, birbirlerini acımasızca yok etmeye çalışan gruplar İslam
bayrağı altında birbirlerine yaşam hakkı tanır ve saygı gösterir
olmuşlardır.
Günümüz Müslümanlarının bakış açısının da bu doğrultuda olması
gerekir. Müslümanların birbirleri ile olan ilişkilerinde, temel
ölçü karşılarındaki kişinin ırkı, etnisitesi, dili gibi özellikleri,
sahip olduğu imkanları, makamı veya mevkisi değil, imanı ve güzel
ahlakıdır. Samimi iman eden kişiler arasında sevgi, bir diğerinin
Allah'tan korkup sakınmasına, Rabbimiz'e duyduğu içli sevgiye, yaptığı
salih amellere, gösterdiği güzel ahlaka göre şekillenir. Eğer bir
kişi hayatını Allah yolunda vakfetmiş olduğunu tüm tavır ve davranışları
ile ispatlıyor, her anında Allah'ın rızasını ve rahmetini gözeterek
güzel davranışlarda bulunuyorsa, müminler o kişiye karşı sevgi ve
hürmet duyarlar. Bu kişinin derisinin rengini, ait olduğu milleti,
maddi imkanlarını kıstas olarak değerlendirmezler, bunlar sevgilerinde
olumlu ya da olumsuz hiçbir etki yapmaz. Aynı kıstaslar, Müslüman
toplumlar arasındaki ilişkilerde de geçerli olmalıdır. İki Müslüman
toplum arasındaki ilişkinin özü, Kuran'da bildirildiği gibi olmalıdır:
Müslümanlar, birbirlerinin yardımcısı ve velisidirler.
Ortadoğu'nun, Yahudi devletine güvenlik ve istikrar sağlayacak
bir "hinterland", bir tür "hayat sahası" haline gelmesi hedeflenmektedir.
İsrail'in Ortadoğu stratejisinin parçalarından biri olan çevre stratejisi,
açık açık ilan edilmiş bir politikaydı. Yahudi devleti, kendisine
stratejik olarak yakın gördüğü ülkelerle yakınlaşmak istemişti ve
bunu gizli tutmak için de bir gerek yoktu.
Oysa Ortadoğu stratejisinin daha da önemli olan bir diğer parçası,
bu denli rahat ve açık bir biçimde ifade edilebilecek bir içeriğe
sahip değildi. Çünkü bu parça, İsrail'in Arap devletlerini nasıl
parçalayabileceği sorusuna cevap arıyordu ve böyle bir planı diplomatik
alanda ifade etmesi kuşkusuz büyük bir skandal olurdu. Bu nedenle,
Ortadoğu stratejisinin, bir başka deyişle beka stratejisinin bu
parçası, gizlice tasarlandı ve uygulamaya kondu.
Ancak siyasette zaman zaman görüldüğü gibi, bu konuda da bazı "sızıntı"lar
oldu ve beka stratejisinin bu gizli parçası ile ilgili bazı bilgiler,
dolaylı da olsa İsrail devlet aygıtının dışına çıkıp dış dünyaya
ulaşabildi.
İsrail Dışişlerinde eski bir görevli olan Oded Yinon'un, 1982 yılında
Dünya Siyonist Örgütü'ne bağlı Enformasyon Dairesi'nin İbranice
yayın organı Kivunim'de yazdığı bir rapor, işte bu "sızıntı"ların
en önemlisiydi. "1980'lerde İsrail İçin Strateji" başlığını taşıyan
yazı, İsrail'in tüm Ortadoğu'yu kendi beka stratejisi uyarınca düzenlemeyi,
tüm bir bölgeyi "hayat sahası" haline getirmeyi hedeflediğini gösteriyordu
çünkü..
Yinon'un raporu, Ortadoğu ülkelerinin demografik yapısını kendine
temel alıyordu. Yinon'a göre Ortadoğu ülkelerinin hepsinde, dini
veya etnik yönden azınlık durumunda olan gruplar vardı ve İsrail
bu ülkeleri iç karışıklığa sürüklemek ve sonunda da parçalamak için
bu azınlıklar arasındaki anlaşmazlıkları körükleyebilir, bunları
çatışmaya dönüştürebilirdi. Yinon, şöyle yazıyordu:
Müslüman Arap alemi, buralarda yaşayan insanların dilek ve arzuları
hiç dikkate alınmadan yabancılar tarafından biraraya getirilmiş,
iskambil kağıtlarından yapılma geçici bir ev gibidir. Keyfi olarak
19 devlete bölünmüştür. Her biri birbirine düşman azınlıklardan
ve etnik gruplardan oluşturulmuştur. Dolayısıyla bugün her Müslüman
Arap devleti, içten etnik toplumsal çöküntü tehdidi altındadır;
bazılarında iç savaş başlamıştır bile. (1)
Peki böylesine karışık bir Ortadoğu'da İsrail'in beka stratejisi
ne olacaktır? Cevap basittir; böl ve yönet, yani bu yapay devletlerin
parçalanıp çözülmelerini sağlamak. Yinon, her Arap ülkesine sırayla
değinir ve nasıl parçalanabilecekleri konusunda fikir yürütür
Oded Yinon'un 1982 yılında "İsrail İçin Strateji" başlığı altında
yazdığı tüm bu senaryoya baktığımızda, çok ciddi, kapsamlı ve uzun
vadeli bir "Ortadoğu stratejisi" ortaya çıkmaktadır. Bu, aynı zamanda
İsrail'in beka stratejisidir. Yahudi devletinin Ortadoğu'da baki
kalabilmek, Haçlıların akıbetinden kurtulabilmek, asla bir "Hıttin"
yaşamamak için tüm Ortadoğu'yu yeniden düzenlemesi öngörülmektedir.
Ortadoğu'nun, Yahudi devletine güvenlik ve istikrar sağlayacak bir
"hinterland", bir tür "hayat sahası" haline gelmesi hedeflenmektedir.
Ancak unutmamak gerekir ki, bütün bölgeyi yeniden inşa etmeye kalkışmak,
üstelik bunun için farklı gruplar arasında çatışmayı kışkırtmak,
ülkeleri parçalamak, asla güvenlik ve istikrar getirmeyecektir.
Huzur ve istikrar ancak, insancıl, adil ve ılımlı bir politika izlenerek
inşa edilebilir. Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkar: Yinon'un
yazdıkları, acaba İsrail devlet aygıtının gerçek ve geçerli stratejisi
midir, yoksa kendi hayalgücünün mü ürünüdür?
Bu soru, konuyla ilgili önemli isimler tarafından ele alınmıştır
ve hemen hepsi de Yinon'un yazdıklarının İsrail'deki "derin devlet"in
gerçek stratejisi olduğu konusunda hemfikirdir. Kudüs İbrani Üniversitesi
profesörü Israel Shahak, Yinon'un raporunu temel alarak yazdığı
The Zionist Plan for the Middle East (Ortadoğu İçin Siyonist Plan)
adlı çalışmasında, raporda yazılanların İsrail'in uzun vadeli stratejisinin
bir özeti olduğunu vurgular.(2) Rapor üzerine eğilen bir diğer ünlü
isim, Yahudi asıllı Amerikalı dilbilim profesörü ve siyaset yorumcusu
Noam Chomsky de aynı görüştedir. Bertrand Russel Barış Vakfı eski
genel sekreteri Ralph Schoenman ise, Oded Yinon'un söz konusu raporunun
sıradan bir belge olmadığını, "İsrail'de gerek ordu, gerekse haberalma
örgütünün üst kademelerine egemen olan düşünce yapısını" sergilediğini
söylemektedir.(3)
Bunu teyid eden en açık kanıt ise, yaşanmış somut olaylardır. Sözünü
ettiğimiz "beka için parçalama" stratejisi, Oded Yinon'un 1982'de
yazdığı raporu ile dışarıya sızmıştır belki, ama gerçekte 1950'lerin
ortalarından beri Yahudi devletinin gündemindedir ve zaman zaman
fiili bir politikaya da dönüşmüştür. İsrail'in Arap ülkelerindeki
ayaklanma ve iç savaşlarda oynadığı gizli rol, bunu göstermektedir.
İSRAİL’İN AZINLIKLARI KIŞKIRTMA STRATEJİSİ
Yahudi devletinin Ortadoğu'daki tüm bu iç savaşlardaki rolü kuşkusuz
son derece önemli bir stratejik anlam taşımaktadır. Lübnan, Yemen,
Umman, Çad ve Sudan'daki iç savaşların hepsinde de "İsrail parmağı"nın
var oluşu, bizlere "beka için parçalama" stratejisinin ne denli
gerçekçi olduğunu ve İsrailliler tarafından ne denli ısrarlı bir
biçimde uygulandığını göstermektedir.
Anlaşılmaktadır ki, Ortadoğu ülkelerindeki her iç çatışma, Batı
Kudüs'te büyük bir stratejik fırsat olarak görülmektedir.
Ortadoğu ülkelerindeki bu iç çatışmalar bir ülkenin parçalanmasına
neden olabilir -ki İsrail'in de en büyük amacı budur. Bunun yanı
sıra, parçalanma ile sonuçlanmasa bile, her iç çatışma en azından
istikrarsızlık meydana getirir ve ülkeleri zayıflatır. Etrafındaki
Müslüman/Arap ülkelerin istikrarsızlaşması ve güçsüzleşmesi ise,
Batı Kudüs açısından önemli -ancak bir o kadar da yanlış- bir stratejik
hedeftir.
Komşularını sürekli bir tehdit unsuru
olarak görmekten vazgeçen bir İsrail, hem kendi toplumuna
huzur sağlayacak hem de bölgenin istikrara kavuşmasına
aracı olacaktı
İsrail'in beka için parçalama stratejisinden vazgeçmesi, ancak
komşularına karşı dostane bir bakış açısı geliştirmesi ile mümkün
olacaktır. Komşularını sürekli bir tehdit unsuru olarak görmekten
vazgeçen bir İsrail, hem kendi toplumuna huzur sağlayacak hem de
bölgenin istikrara kavuşmasına aracı olacaktır. Böylece başlatılan
barış süreçleri de, "vakit kazanmak için" değil, gerçekten barışın
inşa edilmesi için değerlendirilebilir. İsrail, gerçek bir barışa
yönelmediğini sürece Ortadoğu devletlerinin içindeki azınlıkları
"kart" olarak görmeye ve kışkırtmaya devam edecektir.
İsrail’in Ortadoğu’da sürdürdüğü bu dış poltikası, tamamen İslam
ülkelerinin içinde karışıklık çıkarmak, istikrarsızlık meydana getirmek
üzerine kurulu olduğundan, Müslümanların birlik içinde olmalarına
engel taşıyan önemli bir dış etkendir.
1. Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle
East, s. 5
2. Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East, s. 9-10
3. Ralph Schoenman, Siyonizm'in Gizli Tarihi, s. 103
7. BÖLÜM
MÜSLÜMANLARIN BİRBİRLERİNE YAKLAŞIM TARZI
Birlik; anlayış, fedakarlık, vefa ve sadakat gerektirir.
Allah Kuran'da Müslümanlara birlik içinde olmalarını, şeytanın aralarını
açıp bozmaya çalışacağını, bu birliği engellemek için çaba göstereceğini
bildirmiştir.
Müslümanlar din kardeşleri ile aralarındaki ilişkide, karşı tarafı
incitecek bir söz söylemek, öfkelenmek, saygısızlık yapmak gibi
birlik ruhunu zedeleyecek her türlü tavırdan sakınmakla yükümlüdürler.
Her mümin bir diğerine karşı olabildiğince fedakar olmalı, sabırlı
davranmalı, onun iyiliği için çalışmalı, sadık ve vefalı olmalıdır.
Bu, tüm müminlerin benimsemesi gereken üstün bir ahlaktır.
Bu konuda en güzel örneklerden biri, Hz. Muhammed (sav) ile birlikte
Mekke'den hicret eden müminler ve Medine'de onlara güzel bir yurt
hazırlayan Müslümanlar arasındaki ilişkidir. Mekkeli müşriklerin
zulmü ve baskısı nedeniyle, Allah yolunda yurtlarından hicret eden
müminleri, Medine'de Hz. Muhammed'e (sav) biat etmiş olan Müslümanlar
en güzel şekilde karşılamışlar ve onlara karşı büyük bir muhabbet
ve ilgi göstermişlerdir. Birbirlerine yabancı iki topluluk olmalarına,
cahiliye Arapları arasında tek önemli kıstas sayılan "kabile bağı"na
sahip olmamalarına rağmen, imanları ve itaatleri nedeniyle örnek
bir kardeşlik sergilemişlerdir. Medineli Müslümanlar hicret edenlere
her türlü imkanı sağlamış, onlara evlerini açmış, yemeklerini onlarla
paylaşmış, kendi ihtiyaçlarından önce onların ihtiyaçlarını düşünmüş,
mümin kardeşlerinin nefislerini kendi nefislerine tercih etmişlerdir.
Rabbimiz, Medineli müminlerin bu güzel ahlakını Kuran'da şöyle bildirmiştir:
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp
imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler
ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu)
duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini)
öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından'
korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi,
9)
Bu, örnek alınması gereken çok üstün bir ahlaktır. Ve iki mümin
topluluğun birbiri ile ilişkisinin nasıl olması gerektiğini gösteren
çok önemli bir örnektir. Peygamber Efendimiz (sav) ise, Müslümanlar
arasında dayanışmanın nasıl olması gerektiğini aşağıdaki hadisinde
şöyle tarif etmiştir:
Müslümanların kendi aralarında ki merhametleri, saygı
ve dayanışmaları tıpkı bir vücut gibidir. Vücutta bir uzuv rahatsızlandığında
diğer uzuvlar onunla birlikte aynı acıyı çekerler ve uyumazlar.
Müslümanların birbirlerine karşı sevgileri ve kalplerinde birbirlerine
karşı hiçbir olumsuz his kalmaması, Allah'ın müminlere büyük bir
lütfu ve nimetidir. Ahirette tam anlamıyla yaşanacak olan bu nimet
Kuran'da şöyle bildirilir:
Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik,
kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar. (Hicr Suresi,
47)
Her mümin bir diğerine karşı olabildiğince
fedakar olmalı, sabırlı davranmalı, onun iyiliği için
çalışmalı, sadık ve vefalı olmalıdır. Bu, tüm müminlerin
benimsemesi gereken üstün bir ahlaktır.
Dolayısıyla Müslümanlar, dayanışmanın, kardeşliğin ve birlik duygusunun
büyük bir nimet olduğunun bilincinde davranmalı ve bu birliğin korunması
için sabırlı ve iradeli olmalıdırlar. Enfal Suresi'nin "... Eğer
mü'min iseniz Allah'tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah'a
ve Resulü'ne itaat edin." şeklindeki 1. ayeti, Müslümanlara birlikte
davranmalarının önemini bildiren bir diğer ayettir. Peygamberimiz
Hz. Muhammed (sav) ise, Müslümanların ortak hareket etmelerinin
önemini bir hadis-i şerifinde şöyle ifade etmiştir:
....Birbirinize hased (çekememezlik) etmeyiniz.
Birbirinize buğuz (düşmanlık) etmeyiniz. Birbirinizle iyi ilişkileri
kesmeyiniz. Birbirinizden yüz çevirip küsüşmeyiniz ve ey Allah'ın
kulları, kardeşler olunuz. (Mace Cilt 10, s. 32)
Mümin, her durumda affedici olmakla yükümlüdür, ancak
karşısındaki kişi de bir Müslümansa, onunla din kardeşi olduğunu,
her ikisinin de Allah'tan korkup sakındığını, Peygamber Efendimiz’e
(sav) itaat ettiğini, helal ve harama titizlik gösterdiğini düşünerek
çok daha sabırlı davranmalıdır. Müslüman, din kardeşinin her zaman
için iyiliğini istemesi gerektiğinin, kendisini düşündüğü gibi onu
da düşünmesi gerektiğinin, herhangi bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda
da sabırla, şefkatle ve sevgiyle karşılık vermesi gerektiğinin bilincindedir.
Bir Kuran ayetinde, örnek Müslümanların din kardeşleri için şöyle
dua ettikleri bildirilir:
Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: 'Rabbimiz,
bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde
iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok
şefkatlisin, çok esirgeyicisin. (Haşr Suresi, 10)
Müslümanlar, aralarında herhangi bir sorun olan kardeşleriyle bu
sorunu dostça gidermekle yükümlü oldukları gibi, iki Müslüman topluluk
arasında da benzeri bir olay yaşandığında, müminlerin arasını düzeltip
uzlaştırmakla yükümlüdürler. Allah, iman edenlere şöyle buyurmuştur:
Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin
arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz.
(Hucurat Suresi, 10)
8. BÖLÜM
BİRLİK ve BERABERLİK RUHUNDA OLAMAMAK
Kuran ahlakının, müminlere çok güçlü bir beraberlik ve birlik ruhu
kazandıracağı açıktır.
Nitekim Rabbimiz, iman edenlere Kendisi'nin yolunda "birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak"
(Saff Suresi, 4) mücadele etmelerini emretmektedir. Bu mücadele,
inkarcı felsefe ve ideolojilere karşı yürütülmesi gereken fikri
bir mücadeledir ve tüm Müslümanların üzerinde önemli bir sorumluluktur.
Bu fikri mücadeleyi üstlenip, dünyayı içinde bulunduğu karanlıktan
aydınlığa çıkarmak yerine, kendi iç sorunları ile boğuşan, içe kapalı
bir yapı geliştirmek kuşkusuz büyük bir hata ve tarihi bir vebal
olacaktır. Bugün, başta dünyanın pek çok ülkesinde ezilen ve zulüm
gören Müslümanlar olmak üzere, insanlık, içine düştüğü durumdan
kurtulabilecek bir çıkış yolu aramakta, dünyaya barış, huzur, adalet
getirecek ve unuttuğu varoluş amacını hatırlatacak bir yol gösterici
beklemektedir. Bu yol göstericilik, İslam toplumunun sorumluluğudur
ve tüm Müslümanların bu bilinçle hareket etmesi gerekmektedir.
Şiddetin, terörün, zulmün, sahtekarlığın, dolandırıcılığın, yalancılığın,
ahlaksızlığın, çatışmaların, yoksulluğun dünya genelinde yaygın
olması, yeryüzünün "fitne" ile dolu olduğunu göstermektedir. Bu
durum karşısında, Müslümanların aralarında sorun haline gelmiş pek
çok konu önemini yitirmektedir. Tüm bu zulüm ve dejenerasyon, Allah'ın
varlığını ve birliğini inkar eden, ahiret gününe inanmayanların
kurmuş oldukları batıl sistemlerden güç bulmakta ve gelişip yayılmaktadır.
Buna karşılık vicdan sahibi insanların yapması gereken, iyilikte
ittifak etmektir.
Allah'ın izni ile bu ittifak, inkarcı ideolojilerin fikren mağlup
olmasının en önemli aşamalarından biri olacaktır. Rabbimiz, Kuran'da
inkarcıların ittifakına dikkat çekmiş ve iman edenlerin de birbirleriyle
dost olmaları ve birbirlerine yardım etmeleri gerektiğini bildirmiştir.
Bu, yeryüzünde bozgunculuğun ortadan kaldırılması için gereklidir.
Ayette şu şekilde buyurulmaktadır:
İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz
bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde
bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi,
73)
Böylesine önemli bir sorumluluk taşıyan Müslümanların birlik ve
ittifak içinde olmaları gerektiği açıktır. Müslümanlar, birlikte
hareket etmelerini engelleyen durumlar olduğunda şu sorular üzerinde
düşünmelidirler:
Eğer İslam dünyası, güçlü, istikrarlı,
müreffeh bir medeniyet olmak, dünyaya her alanda yön vermek
ve ışık tutmak istiyorsa, birlik halinde hareket etmek
zorundadır.
"Bu konu, İslam ittifakını zedeleyecek kadar önemli mi?"
"Üzerinde uzlaşılması mümkün olmayan bir konu mu?"
"İnkarcı ideolojilere karşı fikri çalışma içinde olmak yerine,
Müslüman bir diğer toplulukla uğraşmak makul mü?"
Bu sorulara vicdanına başvurarak cevap veren herkes, sonu gelmeyen
çekişmelerden uzak durmanın ve Müslümanlar arasındaki ittifakı korumanın
öncelikli olduğunu görecektir.
Ayrıca Müslümanlar, şeytanın da sürekli birlik ve beraberliği
bozmak, Müslümanların arasına düşmanlık sokmak için faaliyet halinde
olduğunu unutmamalıdırlar. Rabbimiz, "Kullarıma,
sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını
açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır."
(İsra Suresi, 53) ayetiyle iman edenleri bu tehlikeye karşı uyarmıştır.
Bu ayet, Müslümanların birbirlerine karşı kullandıkları üsluba
çok dikkat etmeleri, incitici, iğneleyici, alaycı, sert, kınayıcı
söylemlerden şiddetle kaçınmaları gerektiğini gösterir.
Kuran'da birlik içinde olmanın önemi bildirilirken dikkat çekilen
bir diğer husus da, çekişmelerin ve birlik ruhunu zedeleyecek tavırların
Müslümanların gücünü zayıflatacağıdır. Rabbimiz, şöyle buyurmaktadır:
Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize
düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz
Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)
Bu, başta da belirttiğimiz gibi, bireyler için olduğu kadar Müslüman
toplumlar ve milletler için de geçerlidir. Eğer İslam dünyası, güçlü,
istikrarlı, müreffeh bir medeniyet olmak, dünyaya her alanda yön
vermek ve ışık tutmak istiyorsa, birlik halinde hareket etmek zorundadır.
Bu birliğin yokluğu, Müslüman ülkeler arasındaki ayrılık ve dağınıklık,
İslam dünyasından ortak bir ses yükselmemesi, mazlum Müslüman halkları
da savunmasız bırakmaktadır. Filistin'de, Keşmir'de Doğu Türkistan'da,
Moro'da ve daha pek çok yerde zavallı kadınlar, çocuklar ve yaşlılar
ihtiyaç içinde zulümden kurtarılmayı beklemektedirler. Bu masum
insanların sorumluluğu herkesten önce, İslam dünyasının üzerindedir.
Müslümanlar, Peygamberimizin (sav) "Müslüman,
Müslümana zulmetmez ve onu tehlikede bırakmaz" sözünü hatırlarından
çıkarmamalıdırlar.
9. BÖLÜM
FARKLILIKLARA HOŞGÖRÜ GÖSTEREMEME
Müslümanlar ittifakta birbirlerini desteklemeli, ihtilaflı konularda
da hoşgörülü olmalı, anlayışlı davranmalıdırlar
Müslümanların birlik olmaları, sadece mevcut durumun sona ermesi
için ihtiyaç duyulan siyasi bir gereklilik değildir. Bundan daha
da önemlisi, birlik, zaten Müslüman olmanın gereklerinden biridir.
Müslümanların hayatlarının her anında olduğu gibi, ulusal ve uluslararası
siyasetlerinde de Kuran ahlakına göre davranmaları gerekir. Kuran
ahlakı ise öncelikli olarak İslam dünyasının ittifak etmesini gerektirmektedir.
Kuran ahlakının esas alınması, bu ittifakın kalıcı olmasını ve kendisinden
beklenen aktif rolü üstlenmesini sağlayacaktır.
İslam ahlakı Müslümanların daima birleştirici davranmalarını, dayanışma
ve kaynaşma içinde din kardeşleri olmalarını gerektirir. Allah Kuran'da
müminlere "çekişip birbirlerine düşmemelerini" (Enfal
Suresi, 46) emretmekte ve bunun Müslümanları zayıflatacak bir durum
olduğunu bildirmektedir. Bir başka ayette de şu şekilde emredilir:
Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp
ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük
bir azap vardır. (Al-i İmran Suresi, 105)
Vicdan ve aklı selim ile hareket eden, kendi çıkarlarını değil
adaleti gözeten bir müminin diğer iman edenlerle ile ittifak sağlayamaması,
sürekli bir anlaşmazlık içinde olması mümkün değildir. Bu, bireyler
temelinde geçerli olduğu gibi toplumlar ve milletler temelinde de
geçerlidir. Nitekim Allah Kuran'da bu gerçeğe de dikkat çekmiş,
Müslüman toplulukların birbirlerine karşı adaletsizlik yapmalarını
ve düşmanca davranmalarını yasaklamıştır. Böyle davrananların durdurulması
ve farklı Müslüman toplumların "aralarının bulunması" bildirilmiştir:
Mü'minlerden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını
bulup-düzeltin. Şayet biri diğerine tecavüzde bulunacak olursa,
artık tecavüzde bulunanla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın;
eğer sonunda (Allah'ın emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adaletle
aralarını bulun ve (her konuda) adil davranın. Şüphesiz Allah, adil
olanları sever. (Hucurat Suresi, 9)
Elbette her Müslüman toplum arasında, bölgesel, kültürel ve geleneksel
bazı anlayış ve uygulama farklılıkları olacaktır. Farklı yorumlar,
farklı görüşler, farklı mezhepler olacaktır. Bu son derece doğaldır.
Olmaması gereken, bu farklılıklar nedeniyle bir Müslüman toplumun
veya grubun diğerine cephe alması, onunla diyaloğu kesmesi, ortak
değerlerde mutabakat sağlayamayacak kadar diğerini yabancı ve hatta
hasım olarak görmesidir. Bu, kabul edilebilir bir durum değildir.
İnsanların birlik olamamalarının temelinde, Allah'ın emrettiği
ahlakı gereği gibi yaşamıyor olmaları vardır. Bu ahlak tevazuyu
esas alır. Tevazudan uzaklaşanlar, kendilerini ve kendi fikirlerini
mutlak doğru olarak görür, kendilerinden farklı düşünenleri küçümser
ve onlara düşmanlık beslerler. Kendi görüşlerinin mutlak doğru olduğundan
hiç kuşku duymadıkları için, kendilerini hiçbir zaman sorgulamaz
ve dolayısıyla daha iyiye, daha doğruya gidemezler. Allah, sadece
kendi yorumunu beğenip bununla övünenlerin durumunu "... onlar, işlerini kendi aralarında (farklı)
kitaplar halinde böldüler; her bir grup, kendi ellerinde olanla
yetinip sevinmektedir." (Müminun Suresi, 53) ayetinde bildirmektedir.
İslam dünyası, ayrılıkları ve farklılıkları
bir kenara bırakıp, tüm Müslümanların "kardeş" olduğu
gerçeğini hatırlamalı ve bu manevi kardeşliğin getirdiği
güzel ahlak ile tüm dünyaya örnek olmalıdır.
Bu, Allah'tan korkup sakınanların ve ahiret gününde hesap vereceğine
iman edenlerin şiddetle sakınıp korunmaları gereken bir durumdur.
Bu konunun önemini fark edenlerin, diğer müminleri de parçalanmaktan,
dağılmaktan, ayrılmaktan sakındırmaları, Müslümanların ittifak etmelerini
sağlamak için gayret etmeleri gerekmektedir.
Örnek Müslümanlar, insanlara –Rabbimiz'in tecellileri, yansımaları
olduğunun bilinci ile- sevgi, merhamet ve şefkatle yaklaşırlar.
Kendileri ile aynı inancı paylaşan, Kuran'a iman eden ve Allah'ın
emirlerini yerine getiren, Peygamber Efendimiz’in (sav) sünnetine
uyanları ise kardeşleri olarak görür ve birbirlerinin velileri olduklarını
unutmazlar. Yapılması gereken, farklı Müslüman topluluklar arasında
olabilecek kültürel ve geleneksel farklılıklar ve bazı görüş ayrılıkları
nedeniyle hizipleşmekten sakınmak, bunları sürekli ön plana çıkarıp
ihtilafa zemin hazırlamak yerine, ittifakı desteklemektir. Müslümanlar
ittifakta birbirlerini desteklemeli, ihtilaflı konularda da hoşgörülü
olmalı, anlayışlı davranmalıdırlar. Yukarıda da vurguladığımız gibi,
özellikle bu konunun öneminin farkında olan samimi Müslümanlar ve
İslam dünyasının önde gelen düşünür ve aydınları bu konuda yoğun
girişimlerde bulunmalı, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği
teşvik etmelidirler. Müslüman dünyası içinde sevgi, saygı, merhamet,
hoşgörü üzerine kurulu bir dayanışma inşa edilmelidir.
MÜSLÜMANLAR KARDEŞTİR
İslam dünyası, ayrılıkları ve farklılıkları bir kenara bırakıp,
tüm Müslümanların "kardeş" olduğu gerçeğini hatırlamalı ve bu manevi
kardeşliğin getirdiği güzel ahlak ile tüm dünyaya örnek olmalıdır.
Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin
arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz.
(Hucurat Suresi, 10)
İman edenlerin birbirleri ile kardeşliği, Allah'ın bir lütfu ve
nimetidir. Bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, İslam ahlakının
özünde, ihtilaf ve ayrılıkları değil, inanç birliğini ve ortak değerleri
temel alan bir anlayış vardır. Hz. Muhammed (sav), "Size iki şey
bırakıyorum onlara sımsıkı sarıldıkça asla dalalete düşmeyecek ve
sapıtmayacaksınız: Kuran ve benim sünnetim" sözleriyle Müslümanlara
uymaları gereken yolu göstermiştir. Bizlere düşen bu yola uymaktır.
Hak dine uymak ve ayrılığa düşmekten sakınmak, Rabbimiz'in tüm inananlara
emridir. Allah, ayetinde şu şekilde buyurmuştur:
O: "Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin"
diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e,
Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir
şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır
geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten Kendisi'ne yöneleni
hidayete erdirir. (Şura Suresi, 13)