Kuzey Afrika'da İslam'ın yayılmasında
çok önemli bir yer tutan Cezayir uzun yıllardır, hem toplumsal hem
de siyasi açıdan büyük bir kaos içinde yaşıyor. Türk ve dünya kamuoyunun
özellikle son on yıldır sürekli katliam haberleri duymaya alıştığı
Cezayir'de karışıklığın kökeni de eskilere dayanıyor.
1830'da Fransız işgaliyle birlikte Cezayir halkı için de zor ve
karanlık günler başlamış oldu. Bugün sözde Ermeni soykırımı senaryosunu
parlamentolarında kabul edip, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından
da onaylanmasını sağlayan Fransızlar'a, yaklaşık 150 yıl boyunca
Cezayir'de sebep oldukları katliamlar için hiçbir yaptırım uygulanmıyor.
Aslına bakılırsa uluslararası çevreler süregelen şiddetin asıl sorumluları
hakkında yorum bile yapmaktan özenle kaçınıyorlar. Son on yıldır
ölümlerin sayısının 100 bine ulaştığı (Cezayir Devlet Başkanı Bouteflika
tarafından açıklanan resmi rakam) hatta basına kapalı ortamlarda
bu sayının çok daha fazla olduğunun dile getirildiği bu terör ortamı,
gerçekte 1.5 milyon Cezayirliyi katleden Fransa'nın bir mirasıdır.
Oysa aynı Cezayir 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Osmanlı yönetiminde
huzur, güvenlik ve barış içinde yaşamıştır.Cezayir halkı yıllardır
öldürülüyor, işkenceye uğruyor, kadın, çocuk, yaşlı demeden katlediliyor.
Peki bu katliamı yapan kim? Cezayir'de kim neyin mücadelesini veriyor?
Bugüne kadar bu sorulara doğru ve net cevaplar veren tarafsız kaynaklara
ulaşmak pek mümkün olmuyordu. Bunda elbette Cezayir'de uygulanan
baskı rejiminin kamuoyunu dezenformasyon içerikli bilgilerle yönlendirmesinin
de büyük payı vardır. Ancak doğru cevapların bulunamamasının asıl
sebebi bu cevapların bulunmasıyla yüzyıllardır yaptıkları planların
zedelenmesinden korkan bazı Batılı çevrelerdir. Bu nedenle Cezayir'de
yaşananların gerçek yüzünü görebilmek için olayların tarihsel arka
planına göz atmakta ve kamuoyundan gizlenmeye çalışılan bilgilerin
üzerindeki perdeyi biraz aralamakta fayda vardır.Cezayir'de olanları
net ve doğru anlayabilmek için bu konuyu iki bölüm halinde incelemek
yerinde olacaktır. Bu nedenle bu haftaki yazımızda Cezayir tarihine
ve Fransa'nın bu topraklarda neden olduğu teröre kısaca bir göz
atacağız. Önümüzdeki hafta ise Cezayir üzerinde yapılan planların
asıl amaçlarına ve tüm bu yaşananların Cezayir halkına neye malolduğuna
değineceğiz.
Fransa'nın Cezayir İşgali
Bilindiği gibi Sanayi Devrimi ile birlikte siyasi dengelerin de
değişmeye başladığı 19. yüzyıl, insanlığa savaşların, katliamların
ve zulmün hakim olduğu 20. yüzyılı armağan etti. 19. yüzyılda kurulmak
istenen düzenin temel dayanak noktasını ise dinin ve manevi değerlerin
ikinci plana itildiği, her şeyin maddi menfaatlerden ibaret olduğu
ve "güçlü olanın kazanacağı" öğretisini telkin eden materyalist
dünya görüşü oluşturmakta idi. Bu görüş çerçevesinde gelişen sömürgeci
anlayış kendisine yeni kaynaklar ve imkanlar ararken, karşısında
Müslümanları, dolayısıyla da Osmanlı İmparatorluğu'nu buldu. Osmanlı'nın
zayıflatılması ve bu vesile ile hakimiyeti altındaki toprakların
Batılı devletler tarafından sömürüye açık hale getirilmesi 19. yüzyılın
son çeyreğinin ve 20. yüzyıl başının en belirgin stratejilerinden
birisi oldu.
Bu stratejiler doğrultusunda Osmanlı'nın giderek zayıflatılması
ve en nihayetinde de siyasi olarak varlığının sona ermesi, sömürgeci
devletler için pek çok yeni kapının açılması anlamına geliyordu.
Osmanlı'nın dağılma süreciyle birlikte sömürgeci güçler de İslam
topraklarını paylaşmaya başladılar. Paylaşılan bu topraklardan birisi
de Cezayir idi. Fransız orduları 1827 yılında 37 bin askerle Cezayir'e
yönelik işgallerine başladılar ve üç yıl süren işgalin sonucunda
Cezayir toprakları tamamen Fransızların denetimine geçti.Zengin
petrol yataklarına sahip olan ve Akdeniz'de oldukça stratejik bir
liman özelliği taşıyan Cezayir, Fransa için oldukça değerli bir
topraktı. 19. yüzyıla kadar Osmanlı hakimiyetinde kalan Cezayir
toprakları 1830 yılında Fransa topraklarına katıldı ve 132 yıl boyunca
Fransa'nın sömürgesi olarak kaldı.
Sömürgecilik anlayışının bir gereği olarak kendileri dışındaki
milletleri ikinci sınıf insanlar olarak gören Fransızlar da işgal
ettikleri tüm topraklarda olduğu gibi Cezayir'de de baskıya ve şiddet
dayanan bir sistem kurdular. Fransızlarla birlikte asimilasyon yoğun
bir şekilde hayata geçirildi. İlk önce Arapça konuşmak ve eğitim
görmek yasaklandı. Resmi konuşma dili sadece Fransızca olarak kabul
edildi. Bu politika halkın ulusal kimliğini ve kültürel birikimini
yok etmeyi hedefliyordu. Daha sonra Cezayir halkı bir yandan ekonomik
olarak tam anlamıyla Fransa'ya bağımlı hale getirilirken, bir yandan
da ülkenin siyasi yapısı Fransa'nın menfaatleri doğrultusunda yeniden
inşa edildi.
Fransa'nın 1827'de başlayan işgaline karşı Cezayir'de ilk direniş
1832'de Maskara Emiri Abdülkadir tarafından gerçekleştirildi. Konstantin
şehrinin beyi Hacı Ahmed ile birlikte Fransızlara karşı isyan eden
ve sonra da başlattığı ayaklanmanın liderliğini üstlenen Emir Abdülkadir
18 Kasım 1839'da Fransa'ya karşı resmen savaş ilan etti. Ancak bu
mücadele kullanılan yanlış yöntemler nedeniyle başarıya ulaşamadı.
Mücadele sırasında binlerce Cezayirli Müslüman öldü ve Fransızlar
da ülkeye tamamen hakim oldular.
Fransa'nın Cezayir'deki "Yerli Kadro"ları:
Masonlar
Fransız işgalinin en önemli yönü ise aynı zamanda mason localarının
yönetiminde gerçekleşmiş olan "masonik bir işgal" oluşu idi. Bunun
en çarpıcı örneklerinden biri direniş hareketinin önderi olan Emir
Abdülkadir'in direnişin bastırılmasının ardından Fransızlar tarafından
mason yapılışıdır. Direnişin bastırılmasının ardından hayatının
geri kalan kısmını Fransız işgali altındaki Şam'da Fransız İmparatoru
III. Napolyon'un himayesi altında geçiren Abdülkadir burada masonluğa
kabul edildi. Abdülkadir 18 Haziran 1864'te IV. Henry locasında
tekris edildi. Hatta Abdülkadir'e masonluğa girer girmez, pek sık
rastlanılmayan bir şekilde, üç derece birden atlatıldı.
İşgalin masonik oluşunun bir başka göstergesi ise Fransızların
ülkeye hızlı bir şekilde masonluğu yaymaları idi. Bu sayede ülkedeki
Fransız egemenliğine seve seve bağlanacak "yerli kadro"lar oluşturmak
isteniyordu. Fransız yönetimiyle birlikte Fransız Grand Orient locası
Cezayir'de çok sayıda loca açtı. Masonluk tarihi hakkında ansiklopedik
bir sözlük yazan Daniel Ligou, bu locaların üye sayısının hızla
arttığını ve loca üyelerinin ülke yönetiminde önemli rol oynadığına
dikkat çekmiştir.
Fransızlar 132 yıl Cezayir'de kaldılar ve bu süre içinde Cezayir'i
yöneten valilerin neredeyse tamamı masondu. 1911-1918 yılları arasında
valilik yapan Charles Luland, 1925-1927 tarihlerinde valilik yapan
Maurice Violette, 1930-1935 yılları arasındaki Vali Jules Garde
ve 1935-1940 yılları arasındaki Vali Jacques le Beau masondular.
Cezayir'in masonların idaresine geçmesi ile birlikte bir anlamda
işgalin birinci ve en önemli adımı tamamlanmış oluyordu.
Fransa'nın Cezayir'deki Kanlı Tarihi
Cezayir'de ilk ayaklanma girişiminden
sonraki süreç boyunca, halkın sömürgeci güçlere karşı duyduğu öfkeyi
tek bir şemsiye altında toplayabilecek bir güç bulunmamaktaydı.
Bağımsızlık için yapılan bir takım girişimler de uygulanan baskı
ve şiddet politikalarının bir sonucu olarak son derece katı bir
şekilde bastırıldı. 1900'lerin ortalarına kadar durum bu şekilde
devam etti. Örneğin 1931 yılında Şeyh Abdülhamit Ben Badis önderliğinde
kurulan "Ulema Birliği" Cezayirlilerin zorla Fransızlaştırılmalarına
karşı bir hareket başlattı. Arap kültürünü sahiplenme ve İslamiyet'i
koruma temelinde "Dinim İslam, dilim Arapça, vatanım Cezayir" şiarıyla
örgütlenmiş olan Birlik cami vaazları ile halkı bilinçlendirme çalışmalarına
başladı. Ancak kısa bir süre sonra sömürgeci yönetim camilerde vaaz
verilmesini yasakladı. Daha sonra uygulanan baskılar sonucunda bu
girişim başarıyla neticelenemedi.
Yine aynı dönemde Ferhad Abbas önderliğinde kurulan Müslüman Delegeler
Fedarasyonu da benzer nedenlerle başarılı girişimlerde bulunamadı.
II. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte ise Cezayir toprakları
yeni bir döneme şahitlik etti. Nazi Almanyası önce Fransa'yı ardından
da Cezayir'i işgal etti. Cezayirli vatanseverlerin pek çoğu tutuklandı,
büyük kısmı da toplama kamplarına konuldu veya katledildi. 1942
yılında müttefik güçlerin Alman işgaline son vermesi ile birlikte
Cezayir için yeni ve demokratik bir çağın başlayacağını düşünen
Cezayirli aydınlar kısa sürede çok büyük bir yanılgı içinde olduklarını
anladılar. 1943'de yine Ferhad Abbas önderliğinde bir grup sömürgecilik
döneminin sona ermesi, savaşın bitiminde bağımsız bir devlet kurulması,
yeni bir anayasa yapılması ve Cezayirlilerin yönetimde etkin olması
ve tüm düşünce suçlularının serbest bırakılması gibi maddeleri içeren
bir teklifi müttefik güçlere sundular. Müttefik güçlerle birlikte
Almanya'ya karşı savaşan Cezayirliler, müttefiklerin kendi yanlarında
yer alacaklarını sanmışlardır. Oysa götürdükleri tekliflerin hiçbiri
kabul edilmediği gibi Cezayir halkı için yeni bir katliam kapıda
bekliyordu.
8 Mayıs 1945'de II. Dünya Savaşı'nın sona ermesi vesilesiyle yapılan
kutlamalar esnasında halk Cezayir bayrağı taşıyınca ortalık bir
anda kan gölüne döndü. Fransız askerleri Cezayir bayrağı taşıyan
kutlamacıların üzerine ateş açtı ve 45 bin masum insan bu olaylar
esnasında can verdi. Pek çoğu da yaralandı. Tarihe Setif Katliamı
olarak geçen bu olayları takiben Fransızların katı ve baskıcı rejimi
tekrar uygulamaya konuldu. Tüm siyasi faaliyetler yasaklandı. Binlerce
Cezayirli vatansever hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklandı. Cezayirliler
bir kez daha sömürgecilerin bakış açısını acı bir tecrübeyle görmüş
oldu. Setif katliamından sonra geçen on yıl bağımsızlık hareketlerinin
olgunlaşma süreci oldu.
1 Kasım 1954'de direnişçi güçler tarafından yayınlanan bir bildiri
ile Cezayir halkı bağımsızlık ve hürriyet için silahlı ayaklanmaya
davet edildi. Aynı yıl içinde kurulan Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN)
ve Ulusal Kurtuluş Ordusu (ALN) bağımsızlık hareketinin öncüleri
oldu. Ulusal Kurtuluş Cephesi homojen bir yapı değildi ve şemsiyesi
altında pek çok farklı siyasi görüşe sahip halk birleşmişti. FLN
Eylül 1958'de Kahire'de toplanarak Geçici Cezayir Hükümeti'ni kurdu.Bu
arada elbette Fransa zengin petrol ve doğalgaz yataklarına sahip
olan Cezayir'i kaybetmek istemiyordu. Bu nedenle yukarıda kısaca
değindiğimiz Setif katliamı tekil bir olay olarak kalmadı. Cezayir'in
bağımsızlığını ilan edene kadar pek çok köy Fransızlar tarafından
yakıldı, okullar ve camiler yıkıldı. Binlerce insanın canına malolan
bu süreç esnasında Fransızlar, Cezayir halkının ekinine ve hayvanlarına
da zarar vermeyi ihmal etmiyorlardı. 400 bin bağ sökülürken, binlerce
hayvan da boğazlandı. Yıllarca Cezayir'i yakıp yıkmaktan, masum
insanları, kadınları, çocukları ve yaşlıları katletmekten çekinmeyen
Fransa sonunda Cezayir halkının bağımsızlık sevdası karşısında yenik
düştü. Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle 1959 yılında Birleşmiş
Milletler'de yaptığı bir konuşmada Cezayir'e bağımsızlık tanınacağını
açıkladı. Tarihe Evian Anlaşması olarak geçen anlaşmayla FLN ve
Fransa ateşkes ilan etti ve 1962 yılında Cezayir bağımsızlığına
kavuştu. Sömürgeci Fransa'ya karşı 7.5 yıl boyunca verilen bağımsızlık
mücadelesi ardında çok ağır bir bilanço bırakmıştı: 1.5 milyon Cezayirli
Fransa'nın şiddet uygulamaları sonucunda yaşamını yitirdi.
Fransız Katliamında İsrail Desteği
1954 yılından 1962 yılına kadar devam eden bağımsızlık mücadelesi
esnasında, Cezayir ayaklanmasını bastırmak için 1.5 milyon insanı
katleden Fransız yönetimi bu uygulaması sırasında yalnız değildi.
Bir de İsrail vardı olayın içinde. Dünyadaki her türlü İslami hareketi
kendisine yönelik bir tehdit sayan İsrail yönetimi, Cezayir ayaklanmasını
bastırması için Fransızlara büyük destek vermişti. İsrail 1954 yılındaki
ayaklanmadan önce de Cezayir'deki gelişmeleri çok yakından izliyordu.
Özellikle Mossad Cezayir'de gelişen bağımsızlık hareketini yakın
takibe almıştı. Ayaklanma ile birlikte de İsrail Fransız yönetimine
aktif destek vermeye başladı. İsrailli askeri uzmanlar gerilla savaşı
konusunda tecrübesiz olan Fransız birliklerine özellikle de gerilla
savaşında helikopter kullanımı konusunda eğitim verdiler. S.Steven
yazmış olduğu "The Spymasters of Israel" adlı kitabında bildirdiğine
göre Fransız birliklerini eğitmek için iki İsrailli general Cezayir'e
gitmişti. Bu iki general de oldukça tanıdık isimlerdi: Yitzhak Rabin
ve Haim Herzog. (Bir dönemin İsrail Başbakanı ve Devlet Başkanı).
E. Crosbie de "The Tacit Alliance" adlı kitabında Cezayir ayaklanması
boyunca Fransa ve İsrail'in tam bir ittifak kurdukları yorumunu
yapmaktadır. Ayaklanmanın son dönemlerinde de İsrail'in Fransızlara
verdiği büyük destek sürdü. İsrail Fransızların kurmaya çalıştığı
kontrgerilla örgütü OAS'ye de büyük yardımlarda bulunmuştu. İsrail
Hayfa Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan Benjamin Beit Hallahmi'nin
İsrail'in dünyanın dört bir yanındaki savaşlar ve çatışmalarda üstlendiği
gizli rolü gözler önüne seren "The Israeli Connection" isimli kitabında
da bu kanlı ittifaka yer verilmiştir. Hallahmi kitabında, "1961
ve 1962'de İsrail'in Cezayir'de Fransız kontrolü sağlamaya çalışan
Fransız yerlilerinin aşırı sağcı örgütü olan Fransız OAS (Organisation
de l'Armee Secrete) hareketini desteklediğine dair bir çok rapor
bulunmaktadır" der. Nitekim Cezayir tam bağımsızlığını kazanıp Birleşmiş
Milletler'e katıldığında da İsrail'in kabulüne karşı red oyu kullanmıştır.
Kuşkusuz İsrail'in Fransız yönetiminin Cezayir halkına uyguladığı
zulme destek olması İsrail açısından tekil bir olay değildir. Bilakis
İsrail Devleti'nin üzerine bina edildiği ideolojisinin bir yansımasıdır.
İşgal ettiği topraklar üzerinde zulüm ve haksızlıkla kurduğu devletin
geleceğini koruyabilmek için 3.5 milyon insanı yurtlarından süren,
binlerce masum insanı katleden, bölgede sürekli bir karmaşa ve kaosun
yaşanmasına neden olan İsrail, dış politikasının bir gereği olarak
Cezayirli Müslüman halka karşı Fransızlar'ın yanında yer almıştır.
Nitekim İsrail'in Filistin halkına yaptıklarının bir benzerinin
Fransız işgali altındaki Cezayir topraklarında da yaşamış olması
oldukça dikkat çekicidir. 30 Kasım 2000 tarihli Fransızlar'ın ünlü
L'Express dergisinde yayınlanan bir haber Fransızlar'ın Cezayir'de
uyguladıkları zulmü gözler önüne serdi. Haberde yer alan ve söz
konusu döneme bizzat tanıklık eden Fransızlar'ın itiraflarına dayanan
haber bir yandan Fransızlar'ın uyguladığı soykırımı ispatlarken
bir yandan da oldukça önemli bir noktanın altını çizmekte idi. 1954-1962
yılları arasında Cezayir'de yaşananlarla 1948'den beri Filistin'de,
geçtiğimiz yıllarda Bosna'da, bugün Çeçenistan'da, Keşmir'de, Doğu
Türkistan'da, Eritre'de yaşananlar arasında büyük benzerlikler söz
konusu idi. Bosna'da yapılan işkenceler ile Cezayir'de yapılan işkence
uygulamaları insanı hayrete düşürecek şekilde benzeşmekteydi. Bu
bilgiler Fransızlar'ın kirli tarihini gözler önüne sermesi açısından
da oldukça önemlidir.
Fransız yönetiminin Cezayir'de uyguladığı politikayı dönemin Olağanüstü
Yönetim Komutanı Jacques Massu'nun sözleri çok özlü bir şekilde
ortaya koymaktaydı: "İşkence mi? Elbette işkence uyguluyoruz. Basının
belli bir kesimi bu konuyu işleye işleye bizi bıktırdı. Fakat başka
nasıl davranmamızı istersiniz?" Dönemin La Croix dergisi muhabirlerinden
Jacques Duquesne'nin dile getirdiği izlenimleri ise çok daha tüyler
ürpertici idi:
"İşkence ve insanların kaybolması sorunları zihinleri devamlı
bir şekilde meşgul etmekteydi. Erkekler, bazen de kadınlar tutuklanıyor
ve daha sonra kendilerinden hiç haber alınamıyordu. Cesetlerinin
taş bağlanarak denize atıldığı biliniyordu. Sayılarının genellikle
3 bini bulduğu ileri sürülüyordu ama Cezayir belediye başkanı
Jacques Chevallier, 5 bin gibi bir rakamdan söz açmıştı. Fransız
askerlerin baskı ve sindirme yöntemlerine ırza saldırı ve köyleri
ortadan kaldırma uygulamalar da dahildi. Bir askerin anlattığına
göre hastabakıcı olarak görev yaptığı birliğinde hemen hemen her
sabah gece boyunca işkence gören kişileri tedavi ediyordu. Hemen
hemen her yerde en çok uygulanan işkence şekli ise bazen kadınların
cinsel organları da dahil olmak üzere vücudun her yerine elektrotlar
yerleştirilerek cereyan vermekti. Diğer işkence yöntemleri ise
insanı yok etme amacını taşıyordu. Kurbanın ya hortumla ağzının
içine su sıkılıyor, ya tırnakları sökülüyor, ya başı su dolu küvete
daldırılıyor yada ayakları zorlukla yere değecek şekilde saatlerce
bileklerinden asılı tutulması sağlanıyordu. Ve daha başka yöntemler.
Bütün bunları yazmak kolay değil. Ben bildiklerimin sadece çok
az kısmını söyledim."
İsrail'in Filistin topraklarında 50 yıldır uygulamaya devam ettiği,
Sırpların Bosna'da ve Kosova'da hala vazgeçmedikleri, Çeçenistan'da
Rusların uygulamakta hiçbir sakınca görmedikleri bu işkence yöntemleri,
baskı ve yıldırma politikaları Cezayirli Müslümanlara karşı da Fransızlar
tarafından yıllar boyunca uygulandı.Bugün sözde Ermeni Soykırımı
tasarısı ile tarihe adaleti ve merhameti ile geçmiş olan şanlı Türk
Milleti'ne insanlık dersi vermeye kalkışan Fransa'nın öncelikle
kendi geçmişi üzerindeki bu kara lekeleri temizleyebilmesi gerekir.
Bugün...
Bugün ise Cezayir görünüşte bağımsızlığını kazanmıştır ancak Müslüman
halk için değişen pek bir şey olmamıştır. Fransa resmen Cezayir
topraklarında varlığını devam ettirmemekle beraber, günümüzde Cezayir
üzerinde oynanan oyunda oldukça etkin bir role sahiptir. Şu anda
resmen Fransa işgalinde olmayan Cezayir üzerinde başta İsrail olmak
üzere pek çok gücün etkinliği devam etmektedir. Başta petrol ve
doğal gaz yatakları olmak üzere zengin doğal kaynaklara sahip olan
Cezayir'de hala huzur ve barış sağlanmamıştır.