Ahıska Türkleri, Osmanlı zamanında yaklaşık 250 yıl Anadolu'nun
doğusundaki Ahıska toprakları olarak anılan bölgede yaşamışlardır.
Bu bölge 1829 Edirne Anlaşması ile Ruslara terk edilmiştir. Bunun
üzerine soydaşlarımız Ruslar tarafından Orta Asya'nın çeşitli bölgelerine
zorla sürülmüşlerdir. Uzun yıllardır vatan hasreti çeken Ahıska
Türkleri, kendi topraklarına ya da anavatan olarak gördükleri Türkiye'ye
yerleşmek istiyorlar.
Anadolu Türklüğünün ayrılmaz bir parçası olan Ahıska Türkleri'nin
asıl vatanı bugünkü Gürcistan Cumhuriyeti'nin toprakları içinde
kalan ve Türkiye ile komşu olan Ahıska, Ahılkelek, Aspinza, Adıgen
ve Bogdanovka vilayetleridir. Günümüzde kendi yönetimi olmayan tek
Türk topluluğu olarak Orta Asya'daki çeşitli ülkelerde varlığını
sürdürmeye çalışan Ahıska Türkleri'nin tarihi oldukça eskiye dayanmaktadır.
Tarihte Ahıska Türkleri
Dede Korkut Kitabı'nda "Ak-Sıka" (Ak-Kale), 481 yılında "Akesga"
adıyla anılan Eski-Oğuzlar beldesi Ahıska, Gürcüce "Yeni Kale" anlamına
gelen "Ahal-Tsihen"in Türkçe şeklidir. Ahıska, bugünkü Gürcistan
sınırları içerisinde bulunan bir Osmanlı Toprağı olup, Türkiye sınırına
15 kilometre uzaklıktadır. Elde edilen bulgular, bölgenin, Milattan
önce de önemli bir yerleşim bölgesi olduğunu gösteriyor. Evliya
Çelebi, 17. yüzyılda Ahıska'ya gittiğinde bölgede taş bir kale,
kale içinde bin tane ev, eski cami, pek çok han, hamam ve medrese
bulunduğunu tespit etmiştir. Ama bu eserlerden hiçbiri, Kızıl Komünist
yönetimin vahşi politikaları sebebiyle günümüze intikal etmemiştir.
Bölge, 642 yılında Hz. Osman döneminde Müslümanların yönetimine
girdi. 1068'de Selçuklular, 1268'de Moğollar yönetime hâkim oldular.
Kısa süren Moğol hâkimiyetinden sonra, kendi halkından olan Derebeyleri
yönetimi ele aldılar. Yarı bağımsız olarak; İlhanlı, Karakoyunlu
ve Akkoyunlu devletlerine bağlı olarak kaldılar. Ahıska bölgesi,
1578 yılında Osmanlı Devleti'nin yönetimine geçti ve eyalet merkezi
hâline getirildi.
1828 yılında Ahıska'nın 50 bin Türk nüfusu vardı. Bu tarihte Osmanlı'ya
saldıran Ruslar önce Kars'ı ele geçirerek büyük bir katliam gerçekleştirdikten
sonra Ahıska'ya yöneldiler. 5 Ağustos 1828 günü, yerli halkın koruduğu
Ahılkelek Kalesi, toplarla düşürülerek kaybedildi. Destansı bir
kurtuluş mücadelesi veren Ahıska Türkleri 28 Ağustos 1828'de kadın
ve çocuk demeden büyük bir katliamdan geçirildikten sonra, Ahıska
toprakları da Rusların eline geçmiş oldu. 1829 Osmanlı-Rus Savaşı
sonunda imzalanan Edirne Anlaşması'yla birlikte bu topraklar kesin
olarak Ruslara terk edildi.
Soykırım Politikası
Rusya'nın Türkiye ve İran üzerinden düzenlediği Ermeni göçü Kafkasya'daki
etnik dengeleri bozdu ve istikrarı yok etti. Birinci Dünya Savaşı
Ahıska Türkleri açısından gerçekten çok zor bir dönemdir. Bölgedeki
Türk varlığına son vermek isteyen Gürcü, Ermeni ve Rus milletleri,
Ahıska'da binlerce Türk köylüsünü katletmişlerdir. Dünya kamuoyu
ise Ahıska Türkleri'ne yapılan mezalim karşısında sessiz kalmıştır.
1930'lu yıllarda dini ve kültürel baskıların dışında, iktisadi
ve siyasi baskılara da hedef olan Ahıska Türkleri'ni Rusların içinde
eritme politikalarına yoğunluk kazandırıldı. Bu yıllarda çok sayıdaki
Ahıska Türk'ü sınırı geçerek Türkiye'ye sığındı. Bu gelişme SSCB'yi
rahatsız etti. 1937 yılından itibaren de Ahıskalılar SSCB tarafından
"Rejim Düşmanı" ilan edildi. 1937'de doruğa ulaşan Stalin zulmüne
Ahıska Türkleri de maruz kaldılar. Aydınların çoğu tutuklandı ve
idam edildi. Bu yıllarda SSCB İçişleri Halk Komiserliği Özel Soruşturma
Bölümü Başkanı B. Kabulov, Ahıska'ya atanmıştı. B. Kabulov o zaman
ihtiyar ve hasta olan Ahıska'lı lider Ömer Faik'i hapse attırmış
ve "Türkiye Casusu" olarak çeşitli işkencelere tabi tutturmuştur.
İkinci Dünya Savaşı Yılları
Stalin İkinci Dünya Savaşı'nda, 50 bin genç Ahıska Türkü'nü Alman
Cephesine gönderdi. Soydaşlarımız, hiçbir askerî eğitim almadan,
silâh tutmasını bile öğrenemeden kendilerini savaşın tam ortasında
buldular. Otuz bin genç, cepheye gönderildiklerinin ilk günlerinde
hayatlarını kaybettiler. Yirmi bin kişi sakat ve yaralı olarak hayatta
kalabildi. Bunlardan on bini yurtlarına dönebildi. Günümüzde; Almanya'da,
Ukrayna'da, Fransa ve İtalya'da bulunan birçok Ahıska Türkü, işte
o vatana dönemeyen sakat-yaralı askerlerin torunlarıdır.
Tarihin her döneminde zulme uğramış ve vatanlarından uzak yaşamaya
mahkum edilmiş tek Türk topluluğu, Ahıska Türkleri'dir. Kırım ve
Kazan Türkleri, Çeçenler ve diğerleri... Hepsi kötü şartlarda da
olsa eski vatanlarına döndüler. Bu hak yalnızca Ahıska Türkleri'ne
verilmedi.
Ahıskalı kardeşlerimiz, Erzurum şivesi ile konuşurlar. Evlerinde
tam bir Anadolu kültürü yaşanır. Türk örf ve âdetlerine, Müslümanlığa
sıkı sıkıya bağlıdırlar. 1968 yılında, Sovyet yönetimi, Ahıska Türkleri'nin
SSCB'nin herhangi bir bölgesine yerleşebileceklerine dair bir karar
aldı. Ama "herhangi bir bölge" tarifi içinde, vatan olarak benimsedikleri
Gürcistan toprakları yoktu. Ahıska Türkleri, bu dönemde Stalin zulmünden
sığındıkları yerlerde hep vatan özlemi çekiyorlardı. Son 70 yılda
3 defa sürgüne uğrayan ve 1944 yılında kanlı diktatör Stalin tarafından
sürgüne tabi tutulan Ahıska Türkleri bu dönemde binlerce şehit vermişlerdir.
Ahıska Türkleri bugün 13 Cumhuriyetin 264 değişik bölgelerinde
yaşamaktadırlar. Rusya Federasyonu'nun 28 yerleşim biriminde 70
bin, Kazakistan'da 145 bin, Azerbaycan'da 106 bin, Kırgızistan'da
57 bin, Özbekistan'da 30 bin, Ukrayna'da 18 bin, Türkiye'de 200
bin, çeşitli ülkelerde 3 bin olmak üzere 629 bin Ahıska Türk'ü yaşamaktadır.
Bunların sosyal, kültürel ve eğitimle ilgili pek çok problemleri
mevcuttur.
Türk toplulukları içerisinde kendi yönetimi olmayan tek Türk topluluğu
olan Ahıska Türkleri'nin kendi okulları ve yayın organları da yoktur.
Yeni yeni kültür merkezleri, dernek veya cemiyet kurmaya başlamışlardır.
Geniş bir alana sürüldükleri halde Türklüklerinden hiçbir şey kaybetmemişler,
bugüne kadar Türk adını şan ve şerefle yaşatmışlardır.
Soydaşlarımız, 1991'den bu yana, kısmen iyi şartlarda yaşıyorlar.
Fakat onların hedefi ata yurtları olan Ahıska'ya dönmek veya Türkiye'ye
yerleşmek...
Ahıska Türkleri'nin Türkiye'ye Kabulüne Dair Kanun
Kanun Numarası: 3835
Kabul Tarihi: 2/7/1992
Eski Sovyetler Birliği'ni oluşturan cumhuriyetlerde dağınık halde
yaşayan ve "Ahıska" Türkleri olarak adlandırılan soydaşlarımızdan
Türkiye'ye gelmek isteyenler, en zor durumda bulunanlardan başlamak
üzere, Bakanlar Kurulunca belirlenecek yıllık sayıyı aşmamak kaydıyla,
serbest veya iskanlı göçmen olarak kabul olunabilirler. Bunların
kabulleri ve iskanları, bu Kanun ile 2510 sayılı İskan Kanunu hükümlerine
göre yapılır.
Gayrimenkul verilerek yapılacak iskanda vali ve kaymakamlar temlikle
yetkilidir. Temlik cetvelinde, ailenin bütün fertleri eşit hisselerde
belirtilir ve tapuya da temlikteki gibi tescil edilir.
...İllerde kurulacak alt komisyonlar, üst komisyonun vereceği
görevleri yapar.Üst komisyonun görevleri şunlardır:
a) Türkiye'ye göçmen olarak gelecek Ahıska Türkleri'nin kabul şartlarını,
geçici ve kati iskan yerlerini belirlemek,
b) Yerleştirme ve iskan programlarını hazırlamak,
c) Göçmenleri üretici duruma getirmek için gerekli tedbirleri almak,
d) Ahıska Türkleri'nden Türkiye'ye gelmek isteyenleri tespit ve
bulundukları yerler ile Türkiye'ye hareket edecekleri bölgelerden
toplanmalarını temin etmek, hareket sırasında iaşe ve sağlık konularında
yapılacak işlemleri planlamak, bulundukları yer ülke yetkilileri
ile koordinasyonu sağlayacak ön heyet oluşturmak,
e) Ön heyetin yapacağı giderler ile göçmenlerin bulundukları yerlerden
nakil, barındırma ve iskan masrafları için sağlanan ödeneğin miktarını
belirlemek,
f) Başbakanlık ve Bakanlar Kurulunca verilecek diğer görevleri
yapmak. Üst komisyonun kararları görevli Bakanın onayı ile kesinleşir.
- Göçmenlerin kendilerine ait zati ve ev eşyalarının tamamı ile
mülkiyetinin kendilerine ait olduğu belgelenen her türlü eşya ve
damızlık hayvan, bir defada Türkiye'ye getirilmek koşuluyla her
türlü vergi, rüsum ve harçtan muaftır.
Gerek Türkiye'de iskan edilecek ve gerekse Türkiye dışında, eski
Sovyetler hudutları dahilinde halen bulundukları yeni devletlerde
kalacak "Ahıska" Türkleri'nden Bakanlar Kurulunca tespit edileceklere
çifte vatandaşlık statüsü sağlanır.
PERSPEKTİF
Devlet ve Milli Savunma
Üzerinde yaşadığımız dünyada, insanlar sosyal yaşamlarında belirli
topluluklara aittirler. Bunların en temeli ailedir. Sonra, genelde
çok daha zayıf olmak üzere, komşuluk, aşiret, hemşerilik, etnik
köken gibi bağlar gelir. Bütün bu kimliklerin, özellikle siyasi
yönden en önemli olanı milli kimliktir. Bir diğer deyişle insanın
ait olduğu millettir. Çünkü dünya üzerindeki siyasi otoriteler (devletler)
millet esasına göre birbirlerinden ayrılırlar. Almanya Alman Milleti'nin
ülkesidir. Fransa Fransızlarındır. Türkiye ise Türk Milleti'nin
yurdudur.
Dünya üzerindeki siyasi rekabet ve çatışmalar da yine millet esası
üzerinde gelişir. Aynı durum siyasetin bir uzantısı sayılan savaş
için de geçerlidir. Almanya, Alman Milleti'ni dünyaya hakim kılmak
rüyasıyla II. Dünya Savaşı'nı başlatmıştır.
Dünyanın bu şekilde, yani ülkeler arası siyasi dengeler üzerine
kurulu oluşu, her insanı da içinde yaşadığı ülkenin çıkarlarına
göre düşünmeye mecbur kılar. Hiç kimse, "sadece ben, ailem ve işim
önemlidir, gerisi önemli değil" diyemez, çünkü ailesinin ve kendisinin
geleceği, içinde yaşadığı ülkenin geleceğine bağlıdır. Eğer düşman
bir ülke, yaşadığı toprakları işgal ederse, kendisi, ailesi ve işi
de bundan büyük zarar görecektir. O, içinde yaşadığı ülkenin bir
ferdidir ve gerektiği durumda mutlaka ülkesinin gücü ve bağımsızlığı
için varını yoğunu ortaya koyarak mücadele etmelidir.
Devletin önemi bu noktada açıkça ortaya çıkar. Çünkü bir ülkeyi
ayakta tutacak olan kurum devlettir. Ülkenin milli güvenliğinden
sorumlu olan yegane otoritedir. İşte bu nedenle, bir ülkede yaşayan
her birey, devletinin güçlenmesine ve yücelmesine taraftar olmak
zorundadır. Devleti zayıflatacak bir hareket içine giriyorsa, kendisinin,
ailesinin ve sevdiği diğer herkesin aleyhinde hareket ediyor demektir.
Toplumsal güvenliğin önemi
Güçlü bir devletin varlığı, sadece milli savunma için değil, aynı
zamanda ülkenin kendi içindeki güvenlik ve huzurun tesisi için de
zorunludur. Devletin zayıfladığı bir ortamda her türlü suç kolaylıkla
işlenebilecektir. "Suç"u tanımlayacak ve engelleyecek bir otorite
olmayacağı için toplumda karmaşa ortamı olacaktır.
Öncelikle devletin otoritesini yitirdiği ve bunun sonucunda emniyet
teşkilatının ortadan kalktığı bir ortam düşünelim. Böyle bir ortam,
suçluların her türlü suçu kolaylıkla işleyebilecekleri, dürüst vatandaşların
ise her türlü tecavüzün hedefi haline gelecekleri korkunç bir toplum
düzeni oluşturacaktır. Muhtemelen güvenlik için devlet yerine "özel
sektör"e başvurulacak, yani mafyavari çeteler oluşacak ve vatandaşlar
bunlara para ödeyerek güvenlik elde etmeye çalışacaklardır. Ancak
bu mafyavari çetelerin başıbozuk ve suça eğilimli kişilerden oluşması
kaçınılmazdır. Bir süre sonra bu kez bu örgütlenmeler vatandaşlara
karşı tecavüzlerde bulunacaklar, bu çetelerin aralarında çatışmalar,
iç hesaplaşmalar yaşanacaktır.
Polis teşkilatının ortadan kalkması kadar vahim bir başka gelişme
ise, adli sistemin çökmesidir. Devletin otoritesini yitirmesi durumunda
mahkemeler de ortadan kalkacak, savcılar ve hakimler çalışmayacaktır.
Böyle bir durumda toplumdaki hiçbir hukuki anlaşmazlık çözülemez.
Adaletle hükmedecek ve bu hükmü uygulatacak bir mekanizma olmadığı
için, her türlü haksızlık, hakka tecavüz ve suistimal kolaylıkla
uygulanır hale gelir
Sonuçta devlet otoritesinin zayıflamasının toplumsal güvenliği,
düzeni ve huzuru tamamen yok edeceği açıktır. Böyle bir durumda
ülke, içinde yaşanılmaz bir kaos ortamına girecektir.