Dünya üzerinde gerçekleşen pek
çok bölgesel savaşın, iç savaşların ya da çatışmaların altında farklı
ırklar arasında süregelen düşmanca duygular yatmaktadır. Birçok
ülkede halen devam etmekte olan beyaz ırkın siyah ırka karşı saldırgan
tutumunda, yakın tarih içinde çok sayıda insanın ölümüyle sonuçlanan
Nazi kökenli Ari ırk fikrinde ya da Afrika'daki ülkelerde görülen
kabile çatışmalarında karşımıza çıkan, işte bu "soy koruyuculuğu"
yani "ırkçılık"tır. Bu anlayış içinde bir ırkın diğerinden fiziksel
ya da zeka açısından üstün olduğu, üstün olanın diğerine saygı,
sevgi, merhamet duymasının gereksiz olduğu, hatta ikisinin bir arada
bulunmasının bile yanlış olacağı iddia edilir. Oysa bu, son derece
çarpık ve vahşice bir yaklaşımdır. Çünkü bu anlayışa göre farklı
halkların var olmalarına gerek yoktur ve tüm "farklı olanlar" ortadan
kaldırılmalıdır.
Böyle bir anlayışın ise tüm dünyayı sonu gelmez bir çatışmanın
içine sürükleyeceği açıktır.Kuran ahlakında ise farklı halkların
ve kabilelerin yaratılmasının nedeni "insanların birbirleriyle tanışmaları"
olarak bildirilir. Bu çeşitlilik Allah'ın yaratışındaki bir güzelliktir.
Bir insanın daha uzun boylu, birinin kısa boylu olması, bir kişinin
teninin beyaz diğerinin sarı ya da siyah renk olmasının hiçbir önemi
yoktur. Bunlar Allah'ın takdir etmesiyle olmuştur ve her bir yaratılışta
çok büyük güzellikler, hikmetler ve incelikler saklıdır. Bir kişinin
farklı renkte ya da farklı fiziksel özelliklerde olması o kişiye
ne bir üstünlük katar, ne de diğerlerinden aşağı bir konuma sokar.
Kişiler arasındaki tek üstünlük Allah'a olan yakınlıktadır. İman
sahibi bir kişi tek üstünlüğün takva ile, yani Allah korkusu ve
Allah'a imandaki üstünlükle, olduğunu çok iyi bilir. Allah Hucurat
Suresi'nde bu gerçeği şu şekilde bildirir:
Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve
bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar
ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin
en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en
ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.
(Hucurat Suresi, 13)
Ancak ırkçılığın geçmiş yıllarda olduğu gibi günümüzde de bu kadar
şiddetlenmesinin nedenleri arasında kendisine fikri bir temel bulması
da sayılmalıdır. Bir vahşet olarak karşımıza çıkan ırkçı anlayışın
sözde bir bilimsel dayanağı vardır. Bu sözde bilimsel dayanak, Darwin'in
evrim teorisidir. Evrim teorisinin adını ilk kez duyanlar bunun
sadece biyolojinin ilgi alanına girdiğini ve kendi yaşamları açısından
bir önem taşımadığını düşünebilirler. Oysa gerçekte evrim teorisi,
biyolojik bir kavram olmanın ötesinde, yaygın kitleleri etkisi altına
almış ırkçılık gibi çarpık felsefelerin de altyapısını oluşturur.
Irkçılığın "Sözde" Bilimsel Dayanağı
Darwin, teorisini ilk ortaya
attığı zaman dönemin bilim adamları arasında yaygın bir kabul görmemişti.
Özellikle fosil bilimciler, onun bu iddiasının hayal ürününden başka
bir şey olmadığının farkındaydılar. Ancak buna rağmen Darwin'in
teorisi zaman içinde daha fazla destek buldu. Çünkü Darwin, bu teoriyle
birlikte, 19. yüzyılın hakim güçlerine bulunmaz bir temel sağlamış
oluyordu.
Evrim fikri, Darwin'in Türlerin Kökeni isimli kitabıyla yaygınlık
kazanırken, Avrupalılar da diğer kıta ve medeniyetlere yayılmayı
sürdürüyorlardı. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere, Avrupalı
devletler Güney Asya'nın önemli bir bölümünü, Afrika'nın neredeyse
tümünü ve Latin Amerika'nın bir kısmını kolonileştirmekle uğraşıyorlardı.
Kuzey Amerika'da ise kızılderili katliamı sürüyordu. Kısacası 19.
yüzyılın ikinci yarısında, Batılı nedeniyetler diğer medeniyetleri
yağmalıyorlardı. Hiçbir hak sahibi olmadıkları bir ülkeyi zorla
ele geçiriyorlar, sonra bu ülkedeki insanları baskı altına alıyorlar
ve ülkenin kaynaklarına el koyuyorlardı. Ancak Batı, yaptıklarına
meşruiyet sağlayacak bir açıklama bulmak zorunda hissediyordu kendini.
İşte Darwinizm bu noktada emperyalistlere büyük bir fırsat sundu.
Bu teoriyle birlikte sömürülen halkların "bir tür hayvan" oldukları
düşüncesine "sözde" bilimsel bir dayanak göstermek mümkün hale gelmişti.
Darwin, teorisinin insan hakkındaki kısmını, 1871 yılında yayınlanan
İnsanın Türeyişi adlı kitabında açıkladı. Bu kitapta, insanın maymunlarla
ortak bir atadan geldiklerini öne sürüyordu. Ancak Darwin'in ilginç
bir düşüncesi daha vardı. Ona göre bazı ırklar, diğer insanlara
göre daha çok evrimleşmiş ve ilerlemişlerdi. Bazı ırklar ise, neredeyse
hala maymunlarla aynı düzeydeydi. Darwin'in teorisinin ikinci bir
önemli yönü daha vardı. Darwin, canlıların ve insanların gelişimini
"yaşam mücadelesi" kavramına dayandırıyordu. Ona göre, doğada acımasız
bir yaşam mücadelesi, daimi bir çatışma vardı. Güçlüler her zaman
güçsüzleri alt ediyor ve gelişme de bu sayede mümkün oluyordu.
Darwin, bu yaşam mücadelesi kavramının insan ırkları arasında da
geçerli olduğunu öne sürdü. Türlerin Kökeni kitabına koyduğu alt
başlık bile, onun insanlığa ırkçı bir açıdan baktığını gösteriyordu:
"Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon ve Yaşam Mücadelesinde Kayırılmış
Irkların Korunması Yoluyla".
Darwin'e göre kayırılmış ırklar, Avrupalılardı. Kızılderililer,
Afrikalılar ve diğer her türlü yerli halk ise evrim sürecinde geri
kalmış ırkları oluşturuyorlardı. Bu çarpık anlayışa göre, insanların
maymunları ya da diğer hayvanları ehlileştirmeleri ve kullanmaları
nasıl meşru ise, bu geri ırkları ehlileştirmeleri, onları köle olarak
kullanmaları, topraklarına el koymaları, hatta öldürmeleri de o
kadar meşru idi. Darwin kitabında bu ırklarla ilgili şöyle söylüyordu:
Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın
bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları yeryüzünden
tamamen silecek ve onların yerine geçecek. Öte yandan insansı
maymunlar da kuşkusuz elimine edilecekler. Böylece insan ile en
yakın akrabaları arasındaki boşluk daha da genişleyecek.1
Bu ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, Darwin tam bir ırkçıydı.
Avrupalılar'ın, dünyanın diğer ırklarından üstün olduğunu ve onları
zaman içinde köleleştirip yok edeceklerini düşünüyordu. Darwin'in
ileri sürdüğü evrim kuramının toplumlara uygulanması ile gelişen
bu teori, Sosyal Darwinizm olarak adlandırıldı ve hem emperyalizmin
en büyük meşruiyet gerekçesi, hem de ırkçılığın en büyük dayanağı
haline geldi. Sosyal Darwinizm'in en büyük popülarite kazandığı
ülkelerden biri ise Almanya oldu.
Naziler ve Darwinizm
Neo-Naziler'in Darwin'in evrim
teorisinden ilham almaları bir rastlantı değildir. Çünkü Darwinizm,
en başından beri Nazi ideolojisinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Nazizm, I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Almanya'da doğdu. Nazi
Partisi'nin lideri, hırslı ve saldırgan bir kişiliğe sahip olan
Adolf Hitler'di. Hitler'in dünya görüşünün temelini ise ırkçılık
oluşturuyordu. Hitler Alman milletinin asli unsurunu oluşturan Ari
ırkın, diğer tüm ırklardan üstün olduğuna ve onları yönetmesi gerektiğine
inanmıştı. Ari ırkın yakında bin yıllık bir dünya imparatorluğu
kuracağını hayal ediyordu. Hitler'in bu ırkçı teorilerine bulduğu
bilimsel dayanak ise, Darwin'in evrim teorisiydi.
Hitler'in fikirlerine değer verdiği kişilerden biri, ırkçı Alman
tarihçi Heinrich von Treitcshke idi. Treitcshke, Darwin'in evrim
teorisinden şiddetle etkilenmiş ve ırkçı görüşlerini de Darwinizm'e
dayandırmıştı. "Uluslar ancak Darwin'in yaşam kavgasına benzer şiddetli
bir rekabetle gelişebilirler" diyordu. Treitcshke'nin diğer bir
ifadesi ise onun diğer ırklara bakışını ifade ediyordu:
Sarı uluslar sanat yeteneklerinden ve siyasal
özgürlük anlayışından yoksundurlar. Siyah ırkların görevleri ise
beyazlara hizmet etmek ve sonsuza dek beyazların tiksintilerine
hedef olmaktır. (çünkü) yamaklar olmaksızın hiçbir kültür var
olamaz.2
Darwinizm'in ve Nazizm'in gelişmesinde büyük bir rolü olan, bu
Sosyal Darwinizm'in faşist yorumu, Friedrich Nietzsche'nin Darwin'i
benimsemesiyle ilk önemli adımlarından birini atmıştı. Nietzsche,
insanların çoğunu "köle ahlakı"na sahip sefiller olarak görüyor,
ancak aralarındaki az sayıda bir grubun "üstün-insan" olduğunu düşünüyordu.
Aynı ayrım ırklar arasında da vardı; ırkların çoğu sefildi, ancak
bir tanesi "üstün ırk"tı. Bu vasıfların oluşabilmesi için de sürekli
bir savaş ve mücadelenin gerekliliğine inanıyordu. Savaşın zaruri
olarak gerçekleşen bir kötülük olarak değil de, ırkların ya da milletlerin
gelişmesini sağlayan bir iyilik olarak algılanması, Nietzsche'den
sonra, her türlü ırkçılığın ve nasyonalizmin de temel inançlarından
biri haline gelecekti. Nietzsche'nin aşağıdaki sözü de bu yaklaşımı
çok açık ifade eder:
Vicdandan, merhametten, bağışlamadan, insanların
bu dahili zalimlerinden kurtulunuz; güçsüzleri baskı altına alınız,
cesetleri üzerinden yukarıya tırmanınız. 3
Bu sözlerden de anlaşılmaktadır ki, dinsiz bir yapının oluşturduğu
mantık bozuklukları sınır tanımamaktadır. Bu ifadelerde, Allah korkusu
olmayan insanların zalimlikte, insaniyetsizlikte, bencillikte kısacası
her türlü şeytani vasıfta ne kadar ileri gidebilecekleri görülmektedir.
Hitler de teorilerini geliştirirken Darwin'in yaşam mücadelesi fikrinden
ilham aldı. Ünlü kitabı Kavgam'ın adını, bu yaşam mücadelesi fikrinden
esinlenerek belirlemişti. Hitler de, aynı Darwin gibi, Avrupalı
olmayan ırkları maymunlarla aynı statüye koyuyor ve şöyle diyordu:
Kuzey Avrupa Almanlarını insanlık tarihinden
çıkarın, geriye maymun dansından başka bir şey kalmaz.4
Naziler'in evrimci görüşlerinin temelinde, "öjeni" kavramı yatıyordu.
Öjeni, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin
çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının "ıslah edilmesi" anlamına
geliyordu. Bu teoriyi ortaya atan kişiler de tahmin edilebileceği
gibi Darwinistler'di: Charles Darwin'in oğlu Leornard Darwin ve
kuzeni Francis Galton. Öjeniyi Almanya'da ilk benimseyen ve yayan
kişi ise, ünlü evrimci biyolog Ernst Haeckel oldu. Haeckel, Darwin'in
yakın bir dostuydu ve ona sürekli fikirler veriyordu. Bunlardan
biri de sakat bebeklerin zaman geçirilmeden öldürülmesi, böylece
evriminin hızlandırılmasıydı. Haeckel'in bir başka fikri cüzzamlıların,
kanserlilerin ve akıl hastalarının acısız bir biçimde öldürülmeleri
gerektiğiydi. Eğer bu insanlar öldürülmezlerse topluma yük olmaları
kaçınılmazdı.
Hitler iktidara geldikten sonra Haeckel'in fikirlerini kendi resmi
politikası haline getirdi. Akıl hastaları, sakatlar, doğuştan körler
ve kalıtsal hastalıklara sahip olanlar, özel merkezlerde toplandılar.
Bu çarpık anlayışa göre, Alman ırkının saflığını ve "sözde" evrimsel
ilerleyişini bozan bu kişilere parazitler olarak bakılıyordu. Nitekim
bir süre sonra toplumdan soyutlanan bu insanlar, Hitler'den gelen
gizli bir talimatla öldürülmeye başlandı.
II. Dünya Savaşı'nı kaybeden Nazi imparatorluğu, ardında milyonlarca
masum insanın kanını bırakarak tarihe karıştı. Ama Nazi ideolojisine
zemin hazırlayan toplumsal Darwinizm düşüncesi, yaşamaya devam etti.
Hitler'den sonraki yıllarda ise Darwin'in bir başka sözü Naziler
arasında çok büyük önem kazandı. Neo-Naziler Türklere yönelik girişimlerinde
onun bu sözünden güç aldılar. Darwin, W. Graham'a yazdığı 3 Temmuz
1881 tarihli mektubunda, Türklere yönelik ırkçı yaklaşımını şöyle
ifade ediyordu:
"Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin
ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını
ve sağlamakta olduğunu gösterebilirim. Düşünün ki, bir kaç yüzyıl
önce Avrupa Türkler tarafından istila edildiğinde, Avrupa milletleri
ne kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya gelmişlerdi, şimdi
ise bu çok kadar saçma bir düşüncedir. Avrupalı Irklar olarak
bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı
galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine
baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek
ırklar tarafından yokedileceğini görüyorum. 5
İşte Darwin'in Türklere yönelik bu ifadesi, özellikle de son on
yılda Avrupa'da güç kazanan ırkçı hareketlere sözde bir dayanak
sağlıyordu. Buna göre "Türklere karşı yapılan her türlü saldırı
evrimsel sürecin işlemesine bir yardım amacı taşıyordu ve medeni
ırkların gelişmesine fayda sağlayacaktı".
Nazizm Avrupa'da hala çok güçlü
Son zamanlarda gazetelerde sık sık neo-Nazilerin Avrupa'da güç
kazandıkları, gövde gösterileri yaptıkları ve eylemlerde bulundukları
ile ilgili haberler okuyoruz. Üstelik eylemleri yapan gruplar bu
kez hem iktidardaki hükümetlerden, hem yakın oldukları partilerden,
hem de kendi halklarından çok büyük destek görüyorlar. Örneğin sadece
Almanya'da neo-Nazi olarak adlandırılan gençlerin sayısı 60 bini
geçmezken, bu gençleri sempati ile bakan Almanların sayısı 10 milyona
yakın. Bugün Almanya'da yasal olarak kurulmuş beşten fazla Nazi
yanlısı parti bulunuyor. Hollanda, İsveç ve Fransa gibi ülkelerde
de ırkçı akımlar sürekli güç kazanıyor ve her ülkede yaşayan azınlıklar
üzerinde (özellikle de Kuzey Afrika kökenli Müslümanlar ve Türkler)
karanlık etkileri görülüyor.
Bizim yakın tarihimiz de bu gibi üzücü saldırılarla, geride kalan
gözü yaşlı ailelerle dolu. Örneğin gerek Almanya'da, Hollanda'da,
gerekse diğer Avrupa ülkelerinde çok yakın tarihlerde Türklere yönelik
benzer girişimlerde bulunuldu. Özellikle de Almanya'da Türklere
karşı çok şiddetli bir düşmanlık dalgası her geçen gün güç kazanıyor.
Yakın zamanda gerçekleştirilen bu olaylardan birkaçını biraz daha
detaylı olarak hatırlamakta yarar var. Alman neo-Nazileri Kasım
1992'de Türkler'i hedef seçerek Mölln şehrinde katliam yapmışlardı.
Ardından Mayıs 1993'de Solingen katliamında beş Türk'ün neo-Naziler
tarafindan yakılması üzerine, Mölln'deki sahneler Solingen'de tekrar
yaşandı. Olayın Türk düşmanlığından kaynaklanan ırkçı bir saldırı
olduğu açıktı. Hatta San Francisco Examiner gazetesinin 1 Nisan
1997 tarihli sayısında yayımlanan haberde:"Solingen'deki saldırı,
Alman tarihinin Nazi döneminden bu yana en kanlı ırkçı saldırısıdır"
deniliyordu. Yine aynı dönemlerde (1997) Heigerseelbach'da çıkarılan
bir yangında ise bir Türk birinci kattaki evinin penceresinden atlamış
ve yaralanmıştı. Polis, apartmanın arkasında çizilmiş halde Gamalı
Haç bulunduğunu söyledi. Bu olaylarla eş zamanlı olarak Detmold'ta
meydana gelen olayda yanlarında bıçak ve beyzbol sopaları bulunan
ve "Türkler dışarı" sloganı atan alkollü askerler iki Türk'e saldırmışlardı.
Benzeri saldırıların ardından da olay yerinin yakınlarında Gamalı
Haç çizimlerine rastlanıyordu.
Bundan başka Hollanda'nın Lahey kentinde Türkler'e yönelik bir saldırı
daha gerçekleşti. Söz konusu saldırıda da bir Türk kadın ve beş
çocuğu öldürüldü. Ardından Türkler tarafından düzenlenen yas yürüyüşünden
sonra yürüyüşü düzenleyenlerin evlerine, üzerlerine Gamalı Haç çizilmiş
imzasız tehdit mektupları geldi. Mektuplar "ölüm" tehditleri içeriyordu.
Bunun yanısıra ölümle sonuçlanmayan, ancak maddi ve manevi büyük
zararlara neden olan saldırılar dur durak bilmiyor. Camiler yağmalanıyor,
evlerin ve okulların camları kırılıyor, kişilere yönelik tacizler
gerçekleştiriliyor, gençler arası kavgalar ve yaralamalar bitmek
bilmiyor. Ancak nedense bu insanlık dışı olaylara dur diyecek hiçkimse
çıkmıyor. Hiçkimse köklü çözümler almak için girişimde bulunmuyor.
Saldırılar Almanya ve Hollanda ile sınırlı
değil
Yakın tarihimiz dünyanın daha
pek çok yerinde Türk soyuna mensup insanların maruz kaldığı bu tip
insanlık dışı eylemlerle doludur. Örneğin 80'li yıllar ve öncesinde
Bulgaristan Türkleri'nin uğradığı zulüm ve asimilasyon çalışmaları
da bu konuya örnek verilebilir. Bulgaristan'daki soydaşlarımızın
zorla isim ve soyadları değiştirilmeye çalışılmış, Türkçe konuşmaları
yasaklanmıştır. Buradaki 2 milyon Türk'ün camilere ve mescitlere
gitmeleri engellenmiş, ibadet hürriyetleri ellerinden alınmış, sünnet
yasaklanmış, Türk okulları kapatılmış, üstelik bunlara karşı direnenler
ölüme kadar varan cezalara çarptırılmışlardır. Ama tüm bunlara,
bugün insan hakları savunucusu olarak geçinen ve her fırsatta Türkiye'yi
eleştiren Batı dünyası sessiz kalmıştır. İşte bu ayrımcılığın sebebi
Avrupa insanına geçmişten kalan ırkçı mirastır.
Öte yanda Sovyet Rusya zamanında da Rusya federasyonuna bağlı Türkler
asimile edilmeye çalışılmıştır. Sovyetler bu amaçla Türkler'i dağınık
bölgelere yerleştirmişler ve bağlantılarını tamamen kesecek formüller
uygulamışlardır. Aynı şekilde Stalin döneminde Türkiye ile sınır
bölgede yaşayan Ahiska Türkleri yerlerinden koparılarak Sibirya
başta olmak üzere Sovyetler Birliği'nin çeşitli yerlerine dağıtılmışlardır.
Yerlerine ise Hıristiyan Gürcüler yerleştirilmiştir. Rusya'nın Kafkasya
politikası Türkiye sınırında Hıristiyan Gürcü ve Ermenilerden oluşan
bir gayri müslim halk oluşturarak, Türkiye'nin Türk dünyası ile
irtibatını kesmek olmuştur. Kafkasya dışından Ermeniler göçmen olarak
getirilmiş, suni bir Ermeni devleti oluşturulmuştur. Azerbaycan
ve Nahcivan arası Ermenilere verilerek bu iki bölgenin bağlantısı
kesilmiştir. Ruslar Türkler'i eski kültürlerinden koparmak ve aralarındaki
Türk birliğini bozmak için alfabelerini değiştirmiştir. Önce Arap
alfabesi kullanan Türkler'i Latin alfabesi kullanmaya zorlamışlardır.
Türkiye'nin de Latin alfabesine geçmesi üzerine herhangi bir kültür
birliğini engellemek amacıyla SSCB'deki Türkler Kiril alfabesi kullanmaya
zorlanmışlardır. Böylece Türkiye ve Türkler arasında tüm bağlar
koparılmaya çalışılmıştır.
Günümüz Almanya'sı Hitler'in İzinde
Hitler, Mussolini gibi faşist liderlerin tarihin derinliklerine
gömülmeleri, onların savundukları fikirlerin de yok olduğu anlamına
gelmemektedir. Bugün onların düşüncelerini kendilerine örnek alan
pekçok örgütlenme Avrupa ülkelerinde faaliyettedir. Özellikle de
son yıllarda, Avrupa'nın birçok ülkesinde ırkçı ve faşist hareketler
yeni bir uyanış içindeler. Bu hareketlerin en başında ise Almanya'daki
neo-Naziler ya da halk arasındaki kullanımıyla "dazlaklar" geliyor.
Neo-Nazilerin internet sayfalarında ise önemli bir isim ve bu kişiden
yapılan önemli alıntılar dikkat çekiyor. Bu isim Charles Darwin.
Çünkü Darwin'in düşünceleri, ırkçı neo-Nazilerle çok büyük bir paralellik
gösteriyor. Darwin'in yukarıda alıntı yaptığımız Türklere yönelik
"aşağı ırk" yakıştırmaları ile neo-Nazilerin ifadeleri arasında
herhangi bir fark yok. Örneğin bir neo-Nazi sitesinde Türkler için
şu ifadelere yer veriyor:
"Mesela ben de bugün elimde olsa Türklerin
büyük bölümünü gaz ocaklarında görmeyi isterim."6
Neo-Nazilerin internet sayfalarında Türk düşmanlığının konu edildiği
bölümlerde Darwin'in Türk Milleti hakkındaki tutarsız ve akıl dışı
iddialarına bolca yer veriliyor. Böylece, aynı Hitler'in ve o dönemin
ırkçılarının yaptıkları gibi, Türk düşmanlıklarına sözde bilimsel
bir açıklama getiriyorlar. Sonuç Yukarıda saydığımız bu olaylar,
dünya üzerindeki ırkçı hareketlerin sadece çok küçük bir bölümüdür.
Ancak bu hareketlerin mutlaka önüne geçilmeli, masum insanların
sadece renkleri ve ırkları nedeniyle soykırıma tabi tutulmalarına
bir dur denilmelidir. Bu insanlık dışı hareketlerin önüne geçilmesinin
tek yolu ise bu ideolojilere zemin oluşturan fikirlerin geçersizliğini
ortaya koymaktır. Çünkü kişilerin, ya da küçük gruplaşmaların önüne
geçmekle bu gibi olayları durdumak mümkün değildir. Bu bataklık
kurutulmadığı sürece aynı fikirler mutlaka tekrar tekrar hayat bulacaktır.
Bu kaçınılmazdır. O nedenle faşizmin fikri dayanağı olan Darwinist
anlayışın modern bilimin bulguları ışığında çökertilmesi ırkçı hareketlerin
de sonu olacaktır.
DİPNOTLAR
1. Charles Darwin, İnsanın Türeyişi, Ankara: Onur
Yayınları, 7.b., Nisan 1995, ss.199-200 2. Burns, Çağdaş Siyasal Düşünceler 1850-1950,
s.446; Allaeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, Ankara: Bilim
ve Sanat Yayınları, 1993, s.61 3. Aliyev İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam
s. 97 4. Carl Cohen, Communism, Facism and Democracy,
New York: Random House Publishing, 1967, s.408-409 5. Francis Darwin, The Life and Letters of Charles
Darwin, cilt 1. New York, D. Appleton and Company, 1888. ss. 285-86
) 6. http://chefsseite.tsx.org/