Başta Sırplar olmak üzere gayrimüslim halklar arasındaki isyan
hareketlerinde, Rusya'nın yönlendirdiği Pan-Slavizm hareketi etkili
oldu. Bilindiği gibi bu akım Slav ırkının üstünlüğünü, kültürel
ve siyasi olarak birlikte hareket etmesi gerektiğini öne sürmekteydi.
Buna göre özellikle Osmanlı topraklarında yaşayan Slav kökenlilerin
milliyetçilik duyguları tahrik edilerek, Osmanlı aleyhine faaliyette
bulunmaları sağlanıyordu.
Yine bu akımdan etkilenen bazı topluluklar da daha rahat bir hayat
umuduyla Rusya'ya göç etmekte idi. Ancak kısa süre içerisinde ne
kadar büyük bir yanılgı içinde olduklarını anlamaya başladılar.
Pan-Slavizm propagandasından etkilenerek Rusya'ya göç eden Bulgarların
30 Ocak 1862'de Osmanlı Devleti'ne geri dönebilmek için padişaha
yazdıkları bir mektup bu pişmanlığı açıkça ifade etmektedir. Bu
mektup, bir yandan Bulgarların Osmanlı topraklarından göç ettikleri
için duydukları derin pişmanlığı dile getirirken, öte yandan Osmanlı'nın
Batılı güçler tarafından yeri doldurulması mümkün olmayan adalet
ve devlet anlayışını gözler önüne sermektedir:
Ecdadımız Osmanlı idaresi altında rahat ve her türlü nimet ve
adaletle dolu bir hayat sürmüşler iken bizler, Rusya'ya gitmekle
yazık ki bir tuzağa düşmüş olduk. Saf insanlar olduğumuz için
aleyhimize tertiplenen bu hareketin sonunu düşünmedik ve bu işi
bilerek yapmadık... Gece gündüz pişmanlık gözyaşları döküyoruz.
Zira burada hiç kimse yüzümüze bakmıyor... Bizler gibi kandırılan
Bulgar hemşehrilerimizle birlikte affedilerek tekrar Osmanlı topraklarına
dönebilmemiz hususunu niyaz ederiz.1
Osmanlı dönemindeki istikrar ve bütünlük bölgeye istikrar getirmiş,
hem bölge halkının yaşam kalitesini yükseltmiş, hem de dış güçlerin
saldırılarına karşı küçük büyük tüm etnik kökenleri ortak bir savunma
altına almıştı. İşte bu nedenle de gerek Osmanlı'nın varlığından,
gerekse Balkan halklarının birlik olarak oluşturdukları büyük güçten
çekinen dış güçler, uzun süre bu bölgeden uzak durmuşlardır.
Ancak yüzyılın son çeyreğinde Rusya'nın ve Batılı ülkelerin yayılma
ihtirasları yeniden kabardı. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından
düzenlenen 1878 yılındaki Berlin Kongresi ile, Balkanlar'daki Osmanlı
topraklarının önemli bir bölümü Devlet-i Ali'nin yönetiminden çıktı.
Bulgaristan'ın büyük kısmı Osmanlı idaresinden koptu. Ruslar Besarabya
bölgesini ele geçirdiler. Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız
birer devlet oldu. Bosna-Hersek ise, Osmanlı yönetiminde kalmakla
birlikte "teorik" olarak Avusturya-Macaristan toprağı haline geldi.
Öte yandan Kıbrıs ve Süveyş de İngilizlere verildi. Berlin Kongresi
öncesinde ve sonrasında, Osmanlı'nın parçalanması ve paylaşılması,
dönemin Avrupa devletlerinin ve Rusya'nın dış politikasının temel
hedefi oldu. Batılı ülkeler için Avrupa ile Asya arasındaki stratejik
Osmanlı bölgelerini ele geçirebilmek ayrı bir önem arzetmekteydi.
Bu amaçla, onlarca farklı dil, ırk, mezhep ve etnik kökenden oluşan
Balkan halklarını birtakım milliyetçi hayallere kaptırıp provoke
etmek ise hiç zor olmadı. Osmanlı döneminde içiçe geçmiş, sakin
ve istikrarlı bir yaşam süren bu topluluklar, örneğin Sırplar, Bulgarlar
veya Yunanlılar, çeşitli kışkırtmalarla ayrılıkçı ve çeteci toplumlara
dönüştüler.
Gerçekte Balkan halkları kısa süre içinde Avrupa devletlerine ve
Ruslara güvenerek yola çıkmakla tarihlerinin en büyük hatalarından
birini yapıyorlardı. Çünkü Osmanlı'nın gitmesiyle bağımsız ve güçlü
birer devlet halini alacaklarını zanneden Balkan halkları için asıl
problemler yeni başlayacaktı. Tıpkı Osmanlı öncesinde olduğu gibi
Balkan halkları tekrar parçalara bölünecek ve yıllarca birarada
ve kardeşçe yaşayan toluluklar birbirleriyle savaşmaya başlayacaklardı.
Balkan devletlerinin, Osmanlı'ya karşı düzenledikleri I. Balkan
Savaşı'nın ardından, kendi aralarında anlaşmazlığa düşüp II. Balkan
Savaşı'na girişmeleri, bu tarihsel gerçeğin en açık kanıtı olacaktı.
I. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa devletlerinin masabaşında oluşturdukları
suni sınırlara sahip ulus devletler, yaklaşan büyük fırtınanın habercisiydi.
II. Dünya Savaşı'nda baştan aşağı Alman ve İtalyan ordularının işgali
altında kalan ve iç savaşlarla çalkalanan Balkan ülkeleri, savaşın
sonunda komünist Sovyet rejiminin kontrolüne terk edildiler. Komünist
idareler altında yıllarca baskı, şiddet ve işkenceye maruz kalan,
dinlerini yaşamaları engellenen Balkan milletleri, büyük acılar
çektiler. Komünist rejimin dikta yönetimiyle perdelenen etnik kökenli
tartışma ve çatışmalar, bu rejimlerin yıkılmasıyla birlikte kaldığı
yerden -ve daha şiddetli bir şekilde- başladı.
Kaynaklar:
1 Başbakanlık Arşivi, Bulgaristan İdare Kataloğu,
nr. 79