"Yiğitlerim, bugün sizin sevginizle titreyen
şu Kosova meydanı, Allah'ın izni ile muzaffer bir şekilde dalgalanacak
olan şanlı sancağımızın Macaristan içlerine doğru gitmesini, bundan
sonra hiçbir düşman hamlesi durduramayacaktır."1 Murad Hüdavendigar'ın
Kosava Meydan Savaşı'nda askerlerine yaptığı konuşmadan
Kosova'da son günlerde çatışmalar yeniden başlamıştır. Bölgede
barışın sağlandığı düşünülürken, bu çatışmalar ilk anda şaşırtıcı
görülebilir. Oysa mevcut siyasi durum ve uygulanan politikalar göz
önüne alındığında, çatışmaların bugün ve gelecekte kaçınılmaz olduğu
anlaşılmaktadır.
Balkanlar'da bugüne kadar olup bitenler ve gelecekte olması muhtemel
gelişmeler hakkında doğru fikir edinebilmenin ve olayları doğru
açıdan değerlendirebilmenin yolu Türkiye'nin bölge ile tarihi bağlarını
doğru tespit etmekten geçer. Bu nedenle Türklerin Balkanlar'a gelişi
kadar, bu topraklardan ne şekilde ve hangi amaçla çıkarılmaya çalışıldıklarını
da iyi kavramak gerekir.
Türkler Balkanlar'a ilk adımı Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı
ordusunun 1353'de Çanakkale Boğazı'nı geçip Rumeli topraklarını
fethi ile attı. 1389 Kosova Savaşı ise bir yandan Sırpları tarihi
bir hezimete mahkum ederken, öte yandan Balkanlar'da Osmanlı'nın
yenilmez bir güç olduğu gerçeğini ortaya koydu. 1521'de Kanuni'nin
Belgrad'ı almasıyla hemen hemen tüm Balkanlar Türklerin hakimiyetine
geçmiş oldu. Ancak bu, Türklerin Balkanlar'daki ilk hakimiyeti değildi.
Aslında bölgeye ilk gelen Türk kavmi, Hunlar'dı. Ancak Balkanlar'a
Bizans'ı yenerek Batı Roma üzerinden gelen Hunlar, bu bölgede uzun
süreli bir hakimiyet kuramadılar. Hunların ardından gelen Avar Türkleri
ise Balkanlar'da geniş topraklar fethederek, yaklaşık 250 yıl süren
bir hükümranlık dönemi yaşadılar. Ancak Avarlar 8. yüzyılın sonunda
Hıristiyanlığı kabul ederek Slavlaştılar ve tarihten silindiler.
Avarlardan sonra da göçebe Türk boylarının Balkanlar'a akınları
devam etti. Ancak zaman içinde Slav halkı arasında asimile olup
yok oldular.2
Osmanlılar ise hiçbir zaman asimile olmadılar. Aksine, fethettikleri
her coğrafyaya kendi kimliklerini taşıdılar. Bunun en büyük nedeni
İslam dinidir. İslam öncesi Türkler, güçlü bir kültüre sahip olmadıkları
için fethettikleri topraklarda hem askeri hem de kültürel olarak
kalıcı olamamışlardı. Oysa İslam'ın kabulünden sonra Türkler "asimile
olan" değil "asimile eden" bir millet oldu. Bunun en güçlü örnekleri
ise Osmanlı tarihinde ortaya çıktı.
Örneğin Osmanlılar, İslam sayesinde Balkanlar'da kalıcı olabildiler.
Balkanlar'da Kanuni Sultan Süleyman'ın Belgrad'ı almasıyla sağlamlaşan
Osmanlı hakimiyeti, bölgedeki çeşitli Hıristiyan halkların zaman
içinde ve kendi rızalarıyla İslam'ı kabul edişine vesile oldu. Dahası
Osmanlı yönetimi bölgeye asırlar süren bir istikrar ve barış getirdi.
Din, dil ve ırk bakımından çok karışık bir yapıya sahip olan Balkanlar'da
Osmanlı yönetim tarzı tüm bu farklılıkları birbirleri ile kaynaştırma
temeli üzerinde kurulu idi. Balkanlar'ın coğrafi yapısı itibarı
ile her dönemde muhafaza edilen farklı kültürler, tarih boyunca
ancak Osmanlı döneminde birarada huzur ve güvenlik içinde yaşadılar.
Bu tarihi gerçek, Osmanlı arşivlerinde yer alan belgelerle de gün
yüzüne çıkmaktadır. Prof. İsmet Miroğlu'nun "Türklerde İnsani Değerler
ve İnsan Hakları" isimli çalışmasında yer verdiği belgeler Balkan
halklarının Osmanlı yönetiminden duydukları memmuniyeti gözler önüne
sermektedir. 12 Şubat 1867 tarihinde yazılmış olan başka bir belgede
Bulgar Milleti'nin Osmanlı idaresinden memnun oldukları şöyle ifade
edilir:
Bulgar Milleti kulları beşyüz seneden beri Osmanlı idaresi altında
mesut olarak yaşamaktadırlar. Bu süre zarfında mal, can ve dinleri
fesatçıların ve kötülük peşinde olan kişilerin tecavüzünden muhafaza
edilmiştir. Halbuki diğer memleketlerde yaşayan güçsüz ve fakirler,
zenginlerin saldırılarına ve zulmüne maruz kaldıkları gibi kendilerine
her türlü haksız muamele de reva görülmüştür. Zira Osmanlı idaresi
altında yaşayan kuvvetliler tarafından güçsüzlere hiçbir şekilde
eziyet edilmemiş, güçlüler ve zayıflar devletin bahşettiği adalet
ve hakkaniyetten aynı nisbette faydalanmışlardır. Osmanlı idaresindeki
Hıristiyanlar arasında din ve mezhep farkı gözetilmeyerek hepsine
eşit muamele edilmiştir.3
Söz konusu huzur ve istikrar, 19. yüzyılın başında gelişen ulus-devlet
anlayışının Batılı güçler tarafından bu topraklarda kışkırtılan
bağımsızlık hareketlerini alevlendirmesine kadar sürdü. 19. yüzyıl
boyunca, dış güçlerin tahrikiyle, bölgedeki gayrimüslim tebaa arasında
iç isyanlar başladı. İsyanların ilk siyasi sonucu, Yunanistan'ın
1829'da bağımsızlığını ilan etmesi oldu.
Kaynaklar:
1 Prof. Dr. Ramazan Özey, Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar,
Tarih ve Düşünce, Ağustos 2000, s. 30
2 Şükrü Karatepe, Yeni Şafak, 29 Mart 1999
3 Başbakanlık Arşivi, Bulgaristan İdare Kataloğu, nr. 89